18 Ocak 2013 Cuma

MELEK KAVRAMI



Bir bilenden daha iyi bir bilen vardır. Bunun doğru olduğunu “Melek” kavramı üzerinde yoğunlaştığımda fark ettim. (Kendisinin Ahmed Hulusi olarak anılmasına müsaade ettiği için o hitapla hitap ediyorum.) Ahmed Hulusi gerçekten konu üzerinde yoğunlaşmış ve ledünni bir bilgiye kavuşmuş olduğunu gördüğüm için sizinle burada bazı bilgilerini paylaşırken bazı ilaveler ile tekrar etmek istiyorum.



Ruh-u Muhammedî ya da Ruh-u Âzam  ismiyle işaret edilen orijin (Köken, başlangıç, kaynak) ilk varlıktan O’nun ilminde-O’nun enerjisiyle-kudretiyle meydana gelmiş nur yapılı varlıklardır. Işık kuantlarından yani Nur’dan var olmuştur.



“Melek” kelimesi” ,melk”ten gelir ki , “güç, kuvve” anlamınadır.” ALLAH”ın kuvvede mevcut özelliklerinin-esmâsının-açığa çıkması ile oluşan birimler anlamınadır.

Bu itibarla; Melekler, “ALLAH” Rasûlleridir! (Hizmetkârlarıdır)



Melâike varlığını “ALLAH”ın “Esmâ-ül Hüsnâ”sından alır! “ALLAH”’ın isimleri  yani Esmâ-ül Hüsnâ,(güzel isimler) mânâlarını ortaya koymaya başladığı anda oluşan mânâ varlıklar “melek” adını alır.



“Melek” ler de insanlar  gibi “esmâ terkipleri”dirler!..Tek bir ismin açığa çıktığı birimler değil!… (Havas ilmiyle meşgul olanlar her bir ismin hizmetkar olan meleğin adını bulurlar. Başına “Ya” sonuna “il” ekler isim bulunur. “İl” İbranicede “Allah” demektir.) Yani, “melek” denen varlıklar da ana yapılarının mâhiyeti itibariyle “ALLAH” isimlerinin bir bileşimidirler. Ne var ki, bileşimlerinde bir veya bir kaç ismin mânâsı büyük ağırlıklı olarak açığa çıkmaktadır. Belirli çok çok yüksek frekanslardır, titreşimlerdir! ( ve yazılımlardır.)



Melekler aslında, orijin yapı olarak sûretsiz ve şekilsiz varlıklardır. Ancak meleğin, işlevi ve bağlantılı bir frekansı vardır!  Ve bu titreşimlerin ihtiva ettiği anlamlar söz konusudur. (Bu kısımda onları bilgisayarın yazılımları da olarak düşünebiliriz.)



İnsan bedeninde nasıl bir karaciğer, canlı ve bilinçli olarak yapısının özelliklerini ve gereğini ortaya koyuyorsa; ve öte yandan bedeninin diğer organlarıyla da birleşerek, beden dediğimiz üst yapıyı oluşturuyorsa; ve bu bedenden de beden üstü bir varlık olan “İNSAN ŞUURU-BİLİNCİ” meydana geliyorsa; aynı biçimde atomaltı ve atomüstü boyutun kendine özgü canlı-şuurlu varlıklarından oluşan sistemik, galaktik ve galaksiler bileşiği “CANLI BİLİNÇ SAHİBİ” özgün varlıklar da sözkonusudur ki, bunların da dini terminolojideki adı “MELEK”lerdir!



Melekler nur yapılıdır. Bunu bugünkü dille ifade etmek gerekirse, enerji kökenlidir diyebiliriz. Her şey enerjiden meydana gelmiştir dendiği zaman, burada bahsedilen enerjidir!

Enerji ,”ALLAH”ın “kudret” vasfının kuvveden fiile çıkması halindeki adıdır. Yani “Nur”dur.



”Nur”diye bahsedilen şey “salt enerji”dir. Bu bilinçli enerji (kudret),-kozmik bilinç- evrende var olan her şeyi kendisinden meydana getirmiştir.



Bir diğer ifade ile, bu kâinatta var olan her şey, O “RUH” adlı meleğin gücünden “O”nun ilmiyle meydana gelmiştir!

Varlıkların tüm nesneler, yani kesitsel algılama araçları ile algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız; tespit edemediğimiz ama akıl yollu varlığını kabul ettiğimiz bütün varlıklar, gerçekte hep meleklerin varlığından ibarettir. Çünkü, evrende var olan her şey “enerji”den meydana gelmiştir. Yani, “nur”dan meydana gelmiştir.



Esasen yaşamda var olan her şey, “CAN”lılığını ve “BİLİNCİNİ” bahsetmekte olduğumuz “MELEK”lerden alır.

Kâinatta yaygın ve de evrenin hammaddesi varlıklar da “MELEK”ler.



“MELEK” denilen varlıkların yapısının ana cevheri, foton türlerinden bir yapıdır. “NURÂNİ”dir yapıları. Hatta bir diğer ifade ile şöyle izaha çalışayım.



Biz sayısız türden ışınları incelerken, aslında “Melek”lerin orijin yapısını incelemekteyiz ve bunun bilincinde değiliz!..

Bilgisayar kelimesiyle işaret ettiğimiz yapının varlığındaki atomlar ve ışık kuantları, nasıl bir boyutsal derinlik ve öze işaret ediyorsa; “insan” veya “hayvan” veya “cin” dendiğinde de, onların alt yapısını oluşturan öze, cevhere, alt yapıya “MELEK” denir.



Bu yüzdendir ki, insan ve cin ve hayvan denilen tüm varlıkların orijini tümüyle meleklerdir. Meleklerin varlığı da “nur”dur; Dolayısıyla, meleklerden meydana gelmemiş hiç bir şey yoktur! Atomüstü boyutun tüm birimleri gerçekte “melek” diye anlatılmak istenen boyut  varlıklarıdır.



“İnsan” denen varlığın aslı, orijini de melektir. İnsanlar, Cennete (oradaki yaşama uyarlanmış) melekî yapıya dönüşmüş olarak gireceklerdir.



“Genetik yapı” dahi bir melek kökenli yapıdır. (Yazılımlar)

Cin veya bunların insanları saptırıcı türü olan şeytanların, iblis’in orijin hammaddesi de melektir!



(Hacker: “Bilgisayar ve haberleşme teknolojileri konusunda bilgi sahibi olan, bilgisayar programlama alanında standardın üzerinde beceriye sahip bulunan ve böylece ileri düzeyde yazılımlar geliştiren ve onları kullanabilen kişi” olarak tanımlanır. Hacker, yetenekli ve zeki bir bilgisayar kurdudur. Gerçek yeteneği ise bilgisayar güvenliği ve mantıksal programlama üzerinedir.



Hacker kavramının nasıl Türkçeleştirileceği konusundaki karmaşa dışında, bu kavramın evrensel boyuttaki anlamı da gerçek bir muammadır. Değişik sözlüklerde bu kavram hakkında bazı ortak ifadeler olsa da, bu konuda tam anlamıyla bir mutabakata varılmış değildir. Bilgisayar programcılığı alanında, bir hacker bir exploit’e bir dizi düzeltme uygulama ya da var olan kodları kullanma yoluyla bir amaca ulaşan ya da onu ‘kıran’ bir programcıdır. Bazıları için, hacker sözcüğünün olumsuz bir çağrışımı vardır ve sistem “kıran” gibi çirkin, verimsiz ve kaba saba programcılık görevlerini yapan kişileri anımsatır.)



Cehennem varlıkları olup “zebâni” adıyla tanınanlar da “melek”tir! Maddenin aslı melektir! “Melek” dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız;



Birinci tür yapı; Evren`de ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bu günkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır.  “Melk” kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar. elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler.

Evet!. Biz, her hangi bir madde, dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir! Yani, “görece (izâfi) madde”dir!



Bugün modern bilim tespit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin var olduğuna hüküm veriyoruz.. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki manalardan ibarettir.

Her ne kadar 1900`lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da, dünya üzerinde, 1910`lardan, 1920`lerden, bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi.



İşte var olan; Dünya üzerinde ve Evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atom altı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir.



Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiç bir zaman gözden kaçırmamak gerekir. En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir “sistem” görüyoruz.



Her boyutun, her katmanın kendine has bir “sistemi ve düzeni” var!. (Bir bilgisayar gibi yazılımı vardır.)

Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz fark edemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası! Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!. “Yok” olmuyor, yani, yok olma diye bir şey evrende yok!. Çünkü zaten “yok”tan var olmuş ve aslı yok olan, hiç bir zaman “var” olmadı ki, “yok” olsun!. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi.



Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye`de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve, Bugün ilim, artık Batı`dan geliyor. Güneş dünyaya batıdan doğuyor(!).



Şu anda biz, “madde var” diyoruz! Bilim dünyası diyor ki:

“Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayâlimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayâlden ibarettir!”



Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir! Her şeyin aslı melektir! Cüz`i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim:



Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir. Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle… Her bir organın kendine has bir bilinci vardır.



Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. (Yazılım) Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir. Bunu, basit olarak şöyle izah edelim:



Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Hâlbuki şu odada, şu anda belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!



O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz almaz!. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını alabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır.



Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır! Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz…

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!



Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tespit edemediği verileri yok sayıyoruz! Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!. Çünkü, göremediğimiz bir çok şeyin var olduğunu kesinlikle biliyoruz artık.



Kesinlikle, tutamadığımız birçok şeyin, var olduğunu biliyoruz! Duyamadığımız pek çok şeyin mevcûdiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkanımız yok!

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor:



“Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gibi; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nur`dan var olmuş melekler de vardır! Ki, evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiç bir nesne yoktur!



Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir! Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!





SONUÇ



Ahmed Hulusi’nin “melek tarifi” içine ilave kıldığımız “Bilgisayar Yazılımı- Genetik Kod” için şu bilgileri hatırlayalım.

[Bilgisayarlar üzerlerinde çalışan yazılımlar olmadan sadece dijital yığındırlar. Dijital devrelere hayat veren ve kullanıma hazır hale getiren teknoloji yazılımdır. Kısacası bilgisayarı kullanılabilir yapan yazılımdır.



Yazılım, bilgisayar sistemleri üzerinde çeşitli işlemleri ve fonksiyonları yerine getirmek üzere düzenlenmiş komutlar düzenidir. Yazılım soyut bir üründür, elle dokunulup, gözle görülmez, tadılmaz, koku vermez. Ürün olarak ele alındığında ölçülmesi ve değerlendirilmesi zordur ve kişiye bir bakışta fikir vermez. Üründeki hatalar ürün kullanılırken bile fark edilemeyecek kadar sanaldır. Buna rağmen çok önemli ve vazgeçilmez işlemler yapar.



Yazılım kompleks ve karmaşık bir üründür. Birkaç satırdan oluşabildiği gibi milyonlarca satırdan da oluşabilir. Üzerinde birçok parametre, statü, değişken, programlama dillerine has kodlar barındırır. Uzman bir göz ile bakılmadığında karmaşık harf dizileri olarak algılanır. Diğer taraftan yazılım esnek bir üründür.



Yazılım ürünü fabrikasyon bir ürün değildir. Tekrarı azdır, her yeni proje başlı başına yeni bir iştir. Her ne kadar mümkün olduğu kadar koyulan kurallar, modeller ve yazılım geliştirme araçları kullanımları ile standart geliştirmeler yapılmaya çalışılsa ve çoğu zaman bir takım halinde yazılım geliştirilse de yazılım kişisel bir üründür.



Aynı yazılım ürünü iki farklı kişi tarafından farklı şekillerde geliştirilebilir. Her iki ürünün çıktıları aynı olsa dahi riskleri, zayıf noktaları ve güçlü yönleri farklılık gösterir. Tüm bunlar ölçülmesi zor bir ürünü karşımıza getirmektedir.



Yazılım doğası gereği gösterdiği farklılıklar kendine has kalite modellerinin geliştirilmesini de beraberinde getirmiştir.] (Reşit ALTUN, Yazılımda Kalite Kontrol Ve  Bir Uygulama ,  Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İşletme Anabilim Dalı Sayısal Yöntemler Bilim Dalı , Yüksek Lisans Tezi-254276, İstanbul, 2010, s.3-4)



[1948 yılında, ENİAC adındaki, elektrik ile çalışan ilk bilgisayar yapıldığında 30 ton ağırlığında idi ve bugün cebimize koyduğumuz bir hesap makinasının yaptığı işleri bile yapamıyordu.



Silikonun ve mikroçiplerin bulunmasıyla bilgisayarların hacimleri hızla küçülmüş, işlem hızları artmış ve çok büyük bilgi bankaları kurulmuştur. Bu sayede, birçok giriş ünitesi yoluyla veri tabanlarında depolanan bilgiler istenildiğinde görüntülenmekte, değişiklikler, eklemeler ve silmeler yapılabilmektedir. Bu fonksiyonların yanında, üretilen ve depolanan bilgiler, elektronik yollarla çeşitli adreslere aktarılabilmekte ve bilginin çoğalmasına yardımcı olmaktadır.





Oysa en güzel şekilde yaratılan insanın biyolojik fonksiyonlarının yanında, beyin fonksiyonları ve kayıt sistemleri öyle ideal çalışmaktadır ki, göz, kulak, burun, deri gibi ünitelerden sürekli bilgi depolanmaktadır. Doğumumuzdan, hatta ana rahminden başlayan kayıt işlemi, ölünceye kadar devam etmekte ve bütün bu bilgiler beynimiz içinde nohut tanesi büyüklüğünde bir et parçasında saklanmaktadır.



Hafızamız öylesine büyük bir kapasiteye sahiptir ki, sesler, renkler, görüntüler, ısılar, kokular hülasa çevremizden gelen bütün girdiler kayıtlanmakta, hem içtimai hem de biyolojik hayatımızı yönlendirmektedir. Bilgisayar teknolojisi bugün kokuları henüz kayıt ettirememektedir, fakat insan gibi harikulade bir modelin varlığı bu alandaki çalışmalara örnek hedef olmaya devam edecektir.



Göz, kulak, burun, dil gibi organlarımızdan -bir saniyesini dahi kaçırmadan gelen bilgiler, hafızamızda defter-i amalimizin eksiksiz kayıtlarıdır. Hatta günlük hayatımızı paylaştığımız eşimiz, dostumuz veya mesai arkadaşlarımızın hafızalarına aldıkları kayıtların şahsımızla ilgili bölümlerini de “şahit kayıtlar” olarak değerlendirmek lazımdır.



Bilgisayarların hafızalarında saklanan bilgileri istediğimiz zaman ekrana veya yazıcılar vasıtasıyla kâğıda aktarabildiğimizi düşünürsek, ömrümüz süreğince hafızamızda toplanıp saklanan bilgilerle hesaba çekileceğimiz çok daha rahat anlaşılabilir.



Toprakta çürüyen bedenimizle birlikte, süper bilgisayar beyinlerimiz ve hafızalarımız da yok olmaktadır. Ancak bütün ömrü hayatımızda bizi terk etmediğine inandığımız nurani varlıkların kayıtları ve şahitlikleri yanında, ruhumuzu teslim ederken hafızalarımızdaki kayıtların muhafaza edilmesi ve daha sonra da, defter-i amal olarak, elimize verilmesi maksadıyla, vazifeli melekler tarafından alınabileceği de düşünülmelidir.



 “Kitap (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak: “Vah bize, bu kitap da ne oluyor, ne küçük ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her (yaptığımız) şeyi sayıp döküyor!” dediklerini görürsün. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabbin kimseye zulmetmez.” (Kehf, 49)] ( Bilgisayarlar Ve Şahit Kayıtlar-Yrd. Doç. Dr Şemseddin SEÇİLMİŞ)



Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bulunduğu günün şart ve bilgilerine uygun olabilecek uygunlukta ifade ettiği “melek” kavramının ne kadar kapsamlı olduğunu yeni yeni anlamaktayız. Bu nedenle “melekler” in hakikati üzerinde çokta kesin bir bilgiye sahip olmadığımız anlaşılmaktadır. 



 

5 Ocak 2013 Cumartesi

DECCALİYET



Ancak Deccaliyet, güç sizde diyerek bilinciniz aracılığı ile size ‘İlmin var işte, istediğini “yaratmanın” yöntemi, arzula iste, yarat ve kontrolü bırakma, eline al, özlemini çektiğin ve arzuladığın ne varsa senin olabilir. Güç sende‘ diyerek sessice seslenir.“

En zor olan ise, bu sahte cenneti reddetmek ve “Hiçbir şey istemiyorum. Allah benim için ne takdir etti ise ben ona razıyım.” diyebilmektir. Asıl olan; hiçbir şey istemeden yaşayabilme noktasına ulaşmaktır.“

Uzun lafın kısası Deccal elimize gücü vermekle işte bizlere bu sinsi tuzağı hazırlamaktadır. Unutmayınız ki Şeytan bilinci yüksek bir bilinçtir. Kamil İnsan bilincine ise, Şeytan olup, şeytanlık yapmadıktan sonra ulaşılır.“

Yeryüzünde gelecekte kıyamet zamanında ortaya çıkacağı öncelikle Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v) olmak üzere yüzlerce yıldır Hak erenleri tarafından da haber verilen ve ahir zamanın en büyük fitnesi olan Deccal fitnesi, her şeyi ve tüm zamanları bünyesinde bulunduran “an” içinde her zaman mevcuttur.

Deccaliyet denilen bilincin en önemli odak noktası “güç”tür. Nerede elinde bir güç, yönetme ve hakim olma, en önemlisi de, garanti arama düşüncesi varsa, orada mutlaka Deccal bilinç titreşiminin etkisi vardır. Kendini veya bir başkasını güç sahibi ve “Önemli” gören kişi, Deccaliyet frekansının vibrasyonları tarafından çekilmeye uğraşılıyor demektir.

Halbuki unutulmamalıdır ki, Allah’tan başka hiç bir şey önemli değildir. Ancak var olan her şey çok değerlidir. Önem ile değerin farkı ise, önemli olan şeyin kendisine göre konumlanılması ve referans teşkil etmesidir. Değer ise, sadece “Hakk”ını vermeyi gerektirir. Yaratılmış her zerre ise, son derece değerlidir. Çünkü var olanda Allah dan gayrisi yoktur.

Her insan, aynı zamanda yaratılmış her varlık, bir sistemin içinde yer alarak kapsanmak (Zaman-Mekan) ve kainat içinde bir güç tarafından yönetilmek zorundadır. Bu sistemin arştan aşağıya bir güç silsilesi ile “Ruh”un emri altına aldığı tüm galaktik ve kozmik oluşumların kendi özüne doğru yönetimsel bağlanma şeklidir.

“Ruh” emirdir. Esir maddesi ise, emre esirdir. Varlıklar bunun farkında olsun veya olmasınlar diğer bir yüksek bilinç frekansının özden kendine doğru olacak bir şekilde etki alanına, kontrol ve yönlendirmeyi sağlayan bilinç titreşim frekansının içine girmek zorundadır.

Hiç bir nefis yoktur ki üzerinde bir koruyucu, bir denetleyici bulunmasın.” (Tarık/4)

Şimdi bu noktada en önemli ve kavranması gereken şey, sistemde hiç bir varlığa, mutlak surette müstakil bir var oluşun ve hakimiyetin verilmeyeceğidir. Ancak Deccaliyet, güç sizde diyerek bilinciniz aracılığı ile size “İlmin var işte, istediğini “yaratmanın” yöntemi, arzula iste, yarat ve kontrolü bırakma, eline al, özlemini çektiğin ve arzuladığın ne varsa senin olabilir. Güç sende” diyerek sessice seslenir.

Yalnız, Allah’ın yarattığı sistemin zahiren varlık alanında göründüğü ve manalarında bir çok zaman etkileri açısından ters etki prensibi ile çalıştığı unutulmamalıdır. Bunu anlamayan bilinç Ahiretini kendi elleri ile ateşe atmış olur. Çünkü aslında güç bende demekle güç başkasının eline geçer.

Her yöneldiğimiz olayda teslimiyet gösterilmeden ele alınan haddi aşan her kontrol, Allah’a değil bir başkasına teslim oluştur. Özde ise “Teslim olmak teslim almaktır.” Bunun içindir ki, Allah katında dinin adı İslam’dır. Yani “Allah’a Teslim olmak”. Gücü elimize almak bilincimizi ve “ben”liğimizi büyütmez, tam tersine küçültür.

En zor olan ise, bu sahte cenneti reddetmek ve “Hiçbir şey istemiyorum. Allah benim için ne takdir etti ise ben ona razıyım.” diyebilmektir. Asıl olan hiçbir şey istemeden yaşayabilme noktasına ulaşmaktır.

Ancak insanların çoğu bu bilince sahip değildir. Çünkü özde insan bir aynaya bakarak yaşamaktadır. Siz aynaya nasıl davranırsanız, o da size aynısı ile karşılık verir. Mana boyutunda ise, bir şey istemekle, aslında o şey bende yok demiş oluruz ve ayna bize çoğu zaman söyle karşılık verir “evet sende yok!”

Aynı şekilde vehmi benliğimizi kastederek, “ben”im hayatım üzerinde bağımsız bir gücüm var dememiz, kendimizi cüzi bilinç ve varlığımızla sınırlamamız sonucunu getirir. Bu zaman da aynı sistemin bilinci bize “senin yaşamında senin çevrenden bağımsız gücün var ve bunun dışında da bir gücün yok” diye karşılık verecektir. Böylelikle kainatın bilinci bizim var oluşumuza ait tüm verileri Ahirette okumamız için farkında olmaksızın bu tanımla şifreleyecektir. Hem de sonsuza kadar.

Belki evrensel işleyişin bir kısmını Şeytan bize göstererek, Dünyada bize arzularımızı gerçekleyerek varlık alanına yansıtma şansı verecek ve biz de “ben yapıyorum” diyerek yaşama durumunda olabiliriz. Ancak Ahiret hayatımız tam bir kabus olacaktır. Neden mi?

Şimdi bir düşünelim. Sisteme biz kendimizi nasıl tanımlamış ve bilincimizden hangi yayını yapmışız. Çünkü bu kayıttan oluşan dünya yayınımızı ahirette haşr edip okuyacağımız açıktır. Öncelikle “Benim benliğim ve varlığım bu et ve kemikle sınırlı.” demişiz. Sonra “Ben ve diğerleri var.” diyerek kendi benliğimizi dışımızdan ayırmış ve böylece de diğer varlıklara benlik vermişiz. Yani, “Ben hayatımı yaşarken istediğimi yapıyorum, onlar da istediğini yapıyor.” demişiz.

Bu düşünce çerçevesinde (yani birim benlik) daha da ileri gitmişiz ki, en büyük facia da bu noktada açığa çıkar. “Benim hayatımı ben yönetiyorum. Hayatımın gücü benim elimde.” demişiz, ki bunu söylemek otomatik olarak şu anlama gelecektir. “Ben ve diğerleri ayrıdır. Her varlık kendi gücüne sahiptir.”

Şimdi bu noktada neye yol açtığımızın farkında mıyız acaba? Otomatik olarak her varlığa ve kendimize ayrı ayrı güç vermiş oluruz. Güçlü olan ise, her zaman yönetir.

Siz sanıyor musunuz ki, kainatta sizden daha güçlü varlıklar yoktur. Allah u Teala Kur’ân-ı Kerim’de “Ademoğlunu yarattıklarımızın bir çoğundan üstün yarattık.” diyor. “Ademoğlu en üstün olandır” demiyor. Dikkat edelim! Bu noktada köle olmanız kaçınılmaz hale gelmiştir. Bu kula kulluk etmektir. Ahiret yaşamında başka boyutlarda hangi güçlere sahip olduğunu bilmediğimiz ne tür varlıklarla karşılaşacağımızı sadece Allah bilir. Bunlardan birinin adeta kölesi gibi yaşamanız artık kaçınılmazdır. Yani cehennem hayatı.

Sakın “Allah beni kurtarır!” demeyin. Kimden medet umuyorsunuz? Sizin “Güç bende!” diyerek gücünü, kendi bilinç yayınınızla reddettiğiniz Allah’tan mı? Haşa! Hakimiyet sadece Allah’a aittir. Kimse de bunu değiştiremez. Ama siz kendi elinizle bundan kendinizi perdelemiş olursunuz. Aynı zamanda, “Diğer varlıkların bana bunu yapmasına Allah izin vermez, onları durdurur” mu diyeceksiniz?…Unutmayınız ki dünyada “Ben ve diğerleri ayrıdır.

Benim hayatımın kontrolü ve gücü bendedir.” demek sureti ile otomatik olarak o diğer varlıklara bağımsız güçlerini de kendi elinizle siz verdiniz. Kur’ân-ı Kerim’de “Yaratılmış hiç bir varlık yoktur, ki güç ve kuvvetini Allah dan almasın” buyrulması ne anlama geliyor sizce? Ama siz o ana kadar bunu da anlayamamışsınız. Artık geri ölümü tattıktan sonra dünyaya dönüş de mümkün değil, ki durumu düzeltesiniz. Artık geçmiş ola!

Uzun lafın kısası Deccal elimize gücü vermekle işte bizlere bu sinsi tuzağı hazırlamaktadır. Unutmayınız ki Şeytan bilinci yüksek bir bilinçtir. Kamil İnsan bilincine ise, Şeytan olup, şeytanlık yapmadıktan sonra ulaşılır. Yani tüm gücü bir noktada topladıktan sonra “Aslında “ben” bu et-kemikten oluşan ben değilim. Her şey aslında Öz Ben’imdir ve Zat’ı ise ondan da Gani’dir.” diyerek gücü ve emaneti elinden bırakmak ve Rabbimize ezelde verdiğimiz teslim olma ahdini (takdirimizdeki teslimiyet ve kulluk programı) yerine getirerek insan, yani “Adem” (Adam) olunur. “Adem” olmak ise yok olmaktır. Gücü elinde tutan nasıl yok olsun?

Allah’ın taktirine Teslim olamayan, nasıl ben Allah’a iman ettim diyebilir? Hz. İsa (a.s) bir hadisinde söyle diyor: “Kainatı bulup zenginleşen ondan vazgeçsin.”

Şu noktayı hiç bir zaman unutmamalıyız ki, kendini büyük ve yukarıda görenden, daha aşağısı yoktur. Gücü elinde tutan aslında hiç gücü olmayandır. Teslim olamayanı ise, diğerleri teslim alır. Sonuç olarak “Vazgeçemediğimiz hiç bir şey bizim değildir.”

Tabii ki her şeyin doğrusunu sadece Allah bilir. Mülk ve Hakimiyet sahibi sadece “O” dur.

Not; Bu yazı; http://kod661.blogspot.com/2008/06/deccaliyet.html den alıntıdır.