mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mesnevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 39 – DÜNYAYA TUTKU


Hz. Mevlana beytinde;

“Padişah yolda bir cariye gördü ve canı o cariyenin kulu kölesi oldu.”

Hikaye devam ediyor. Padişah olarak tanıtılan Ruh, dünya’ya , maddesel dünyaya yöneldiğinde süslü dünya yaşamını ve ona tabi olan nefsi güzel bir cariye olarak tanımlıyor. Çok güzel bir cariyeye yani nefse tutulunca artık onun kulu kölesi haline geliyor.

Bu günümüzde yaşayan herkesin yaşadığı hastalık değil mi. İnsanlar arasında geniş bir anket yapsanız kaç kişi ahiret güzelliğini Allah’a vasıl olmayı tercih eder ki..! Kur’an da da demiyor muydu;

Zenginlik - mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür.. (Kehf/45)

        Yine Hz. Yusuf kıssasını hatırlayın. Ne diyordu Kur’an;

..Rabbinin burhanı olmasaydı (aklı, duygusuna hâkim olmasaydı Yusuf da) ona meyletmiş gitmişti!.. (Yusuf/24)

Yani kısaca insan ruhunun cariyesine, dünyaya olan düşkünlüğü amansız bir tutku. Yüce Allah cümlemize Hz. Yusuf kuluna yardım ettiği gibi bizlere de yardım etsin inşallah.

Her şey gönlünüzce olsun.
 

Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

14 Nisan 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 38 – RUHUN BİNEĞİ




Hz. Mevlana beytinde;

“Tesadüfen padişah bir gün avlanmak için ata bindi.”


Hikaye devam ediyor. Padişah olarak tanıtılan Ruh, dünya’ya inip bedenle buluşması, yani beden ruhun binek hayvanı olduğu açıklanıyor.

Öyle de değil mi, İnsan dediğimiz varlık bildiğimiz beden değil ki. Ebedi hayata sahip olan Ruhun dünya yaşamında kendisine tahsis edilmiş bir binek hayvanı. Onu kullanmaya yetkili olan da ruhumuz.

Allah bizleri de; asli kimliğimizin bedenden ibaret olmadığını, onun sadece belirli bir süre için kullanılan binek olduğunun farkına varan kullarından eylesin.


Her şey gönlünüzce oldun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

7 Nisan 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 37 – PADİŞAH



Hz. Mevlana beytinde

“Bundan evvel bir padişah vardı ki hem dünya mülkü hem de din mülkü O’nundu.” Demektedir.

Bu sanki bana Ruha bir atıf gibi geldi. Öyle değil mi, hem uhrevi olarak dini en iyi bilen, çünkü Ruhun yaratılış olarak Allah’ın üflediği uhrevi boyutta bir varlık olduğunu, hem de dünya, yani insanın nefs dediğimiz bu dünyaya ait olan benliğinin, bedenin sahibi olduğunu biliyoruz. Yani hem dini, hem de dünya hayatının padişahı, idarecisi, yöneticisiydi.

Hz. Mevlana geçmiş zaman kullanmasından maksadının; Ruh’un; dünya hayatında bedenleşmeden önceki, kaynağındaki yani Allah la beraber olduğu halin özlemi dolayısıyladır diye düşünüyorum.


Herşey gönlünüzce olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

31 Mart 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 36 – İNSANIN HALİ


Hz. Mevlana beytinde;

“Ey dostlar şu hikayeyi dinleyin ki hakikatte bizim halimizin aynıdır”.

Hz. Mevlana anlatmak istediklerinin daha iyi anlaşılması için bir hikaye anlatıyor. Bu hikayede bir Padişahın bir cariyeye aşık olup onu satın alması,müteakiben cariyenin hastalanması, padişahın onu tedavi için tedavi arayışının hikayesi. Hikayedeki padişahın temsil ettiği ruhu, cariye ile de nefsi temsil ettiğini anlıyoruz.

Ne güzel bir örnekleme..! İnsanı insan yapan onun Ruhudur. Çünkü ona Allah tarafından verildiğini biliyoruz;
 
ve onda kendi ruhundan nefhetti (Secde/9)

Yani insan ülkesinin padişahı Ruh,

Nefis ise insana beden olarak insana verilmiş olan yetenek ve güçlerdir. Allah bu nefsi bazı eksiklik ve zaafları ile birlikte yarattı bunu biliyoruz.

İnsan zayıf yaratılmıştır. (Nisa/28)

Bu zayıflıkların içinde acelecilik, sabırsızlık cedelleşmek v.b. gibi zaaflar vardır.

Hz. Mevlana bu zaafları cariyenin hastalıkları olarak tarif ediyor. Nefse aşık olan ruh ise onu iyileştirmek, mutlu etmek için çabalamaktadır.

Allah bizleri; nefsimizin hastalıklarını tedavi edebilme yollarını bulabilmeyi nasip etsin inşallah.

Her şey gönlünüzce olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

24 Mart 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 35 – KALBİN CİLASI






Hz. Mevlana beytinde;

“Senin ruhun aynası niçin o aksi haber vermiyor biliyor musun. Sathı pas tan hâlî değil de onun için.”

Bir önceki beytinde temiz saf cilalı bir kalbe sahip olmayan, bu yüzden de ilahi aşkın kokusunu duymayana sesleniyor. Senin nefsin de o kirli ayna gibi kirli paslı ayna gibi. Bu yüzden saf, net görüntü alamıyorsun. Yapacağın şey kalp aynasını temizlemektir.

Ne kadar doğru değil mi. Dinimiz İslam ilk olarak insanın nefsini kontrol edebilmenin yollarını öğretiyor. Mesela Kur’an;

“Arınıp saflaşan, gerçekten kurtulmuştur!” (A’LA/14)

“Gerçekten onu (bilincini) arındıran kurtulmuştur. Onu (bilincini) gömüp gizleyerek (bilinçsizce - dürtüleriyle tabiatına uyarak) yaşayan ise gerçekten kaybetmiştir.”(Şems/9-10) şeklinde uyarmaktadır.

Bu kalbin arınması konusunda Hz. Muhammed (A.S.) da çok fazla durmuş, bunun yollarını da göstermiştir. Mesela;

“Her şeyin bir cilası vardır. Kalplerin cilası da zikrullahtır.” (C. Sağıyr) buyurdu. Yine Resulallah;

“Size Zikrullah’ın değerini anlayın diye yemin ederek söyledim. Şimdi Cebrail kardeşim geldi. Cenab-ı Allah meleklere şöyle hitap ediyor:

“(Ey meleklerim!) Görüyor musunuz bu kullarımı? Onlar katımda Sizden çok sevimlidir.” Melekler cevaben:

“Ya Rabbi! Biz Sana hakkıyla zikredici, şükredici değil miyiz,” derler. Allah-ü Teâlâ Hazretleri:

“Evet! Sizler Bana şükredicilersiniz. Fakat Onların zikri Bana daha hoş geliyor. Onların kalbine nefis verdim, mal sevgisi, makam sevgisi, evlat sevgisi, her türlü sevgiyi verdiğim halde; kalplerindeki sevgileri tevhit nuruyla attılar. Masiva kalmadı kalplerinde. Nazargahım kalpleri oldu. Yere göğe sığmam mü’min kulumun kalbine sığarım. Onlar Benden rızamı istiyorlar. Onun için sizden üstündür,” buyurdu.

“O halde devam ediniz. Ben üzerinize rahmetin indiğini gördüm ve Size ortak olmak istedim,” buyurdular. (Taberani)

Görüldüğü gibi hem dünya hem ahiret mutluluğu ancak  nefsin terbiye edilip kalp aynasının parlatılmasıyla mümkün oluyor.

Allah bizlerinde kalbini temizleyip cilalayıp parlatacak, ilahi aşkın kokusunu hissettirecek bir insan-ı kâmile ulaştırsın inşallah.

Cumanız mübarek olsun.

Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

17 Mart 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ – 34 – AŞKIN SÖZÜ




Hz. Mevlana beytinde;

“ Aşk bu sözün meydana çıkmasını istiyor. Ayna koğucu olmaz da ne olabilir.”

Yine çok güzel bir ifade. Kalbin bağlandığı maşuk, duymak istediklerini aşığının kalbine bir ayna gibi yansıtır. Şayet bu kalp aynası cilalı ve temiz ise kendisine aksedeni net olarak gösterir. Dolayısıyla kendi kalbinde beliren sırlar ve sözlerin de kendi ihtiyarı, müdahalesi olmadan dilinden döküldüğünü ifade ediyor..

Ne çare ki bir çok kalp aynası temiz, parlak, cilalı değildir. Onun yansıttığı da gerçeğinin yanında taklidi gibi olur. Bu yüzden de temiz, parlak, saf olmayan bir kalp aynasının vereceği görüntünün; dedi kodu yapan, laf taşıyan birinin durumuna benzer. Kişiye ilahi aşkın kokusunu değil, nefsin kokusunu hissettirir.

Allah bizlerinde kalbini temizleyip cilalayıp parlatacak, ilahi aşkın kokusunu hissettirecek bir insan-ı kâmile ulaştırsın inşallah.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

10 Mart 2012 Cumartesi

MESNEVİ SOHBETLERİ - 33 – AŞKIN NURU.


Hz. Mevlana beytinde;

“Yarimin nuru etrafımda bulunmazsa ben nasıl önümü, ardımı idrak edebilirim.” Veya;

“Yarimin nuru ilk ve sonla mukayyed olmayınca ben nasıl başlangıç ve son ile kayıtlanabilirim.”

İki farklı şekilde ifade edilen bu beyit aslında iki farklı sualinde cevabıdır.

Birincisi; aşkı kanada benzetmesine karşılık akıl da ayak olacaktır. Yani Aşka tabi olmayan akıl ile hareket edemez mi sorusuna;

Evet akıl ayak gibidir. Fakat o ayakla adım atabilmek için insanın basacağı yeri görmesi gerekir. O görüş ise ancak aşkın nuru ile mümkündür. O ışık olamayınca ben nasıl adım atabilirim diyor.

İkincisi; Ya Mevlana derin konulara girmeyeceğini önceden söylediğin halde şimdi konuyu derinlere götürüyorsun. Sorusuna;

Bu aşkın nuru; ilk ve son gibi kayıtlardan öte bir şeydir. Onun için bu nur benim önümü ardımı aydınlatıyor, beni kuşkudan, endişeden uzak tutuyor. Demektedir.

Allah cümlemizi o ilahi aşkın nuruna bizleri de kavuştursun inşallah.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

2 Mart 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 32 - AŞKIN KUDRETİ


Hz. Mevlana bu beytinde;

“Aşıkta aşkın elemlerine sabr-ü tahammül bulunmayacak olursa o -biçare- kanatsız kuş gibi kalır. Vay onun haline.”

Aşkın kudreti konusunda neler söylenmemiş ki..! Hele bu ilahi bir aşk olursa..’ Hz. Mevlana’nın bu beytini sanki kendisi tefsir ediyormuş gibi;

Bir aşk buldu beni Bende beni bırakmayan,
Kanayan yarama merhem oldu gönlümde.

Bir Aşk buldu beni, aydınlatıp karartmayan,
Tebessüm belirdi yorgun düşen yüzümde.

Dizelerini anımsıyorum. Felsefecilerin de dediği gibi aşk insana imkansız, olmayacak gibi görünen bir çok şeyi yapma gücü verir. Dünyanın nimetlerinden vazgeçmek nasıl Allah yolunun olmazsa olmazı ise, aşk ta bu yolun engellerine göğüs germe, direnme gücüdür. Herkes uçağa kolayca binemez korkar. Ama gideceği yere bir an önce ulaşabilmek , yükselebilmek için için cesaretini toplaması gerekmektedir. Yani bu yolda cesaret, metanet, sabır ve tahammül gerekmektedir. Buna cesaret edemeyen kimse kanatları yolunmuş kuş gibi olur, sıçraya sıçraya yürüyebilir belki ama yükselemez.

Fuzuli de aşkın bu zorluğunu ne güzel dile getirmiş:

Aşk resmin, Aşık öğrenmek gerek pervaneden,
Kim yanar gördükçe Şem’în ateş-i suzanına..!

Canını, canane vermektir kemâli aşıkın,
Vermeyen can, itiraf etmek gerek noksanına..!

Allah cümlemize bu yola girebilme cesareti ve girdiğimiz bu yolda cesaret, metanet ve sabır ihsan etsin.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

24 Şubat 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 31 - AŞIK ÖLÜDÜR



Hz. Mevlana beytinde;

“Cümle maşuktan ibarettir âşık perdedir. Diri olan ancak maşuktur, âşık ölüdür.”

Çok güzel hikmet dolu bir ifade. Hepimiz biliriz insan bir güzeli severse ve o sevgi aşk derecesine varırsa o aşık için artık sadece maşuku vardır. Kendi arzu ve iradesi kalmamış her yerde, her şeyde onu görür olmuştur. Şairin dediği gibi.

Ben ben değilim, ben dediğim sensin hep,
Canım dediğim, ten dediğim sensin hep.

Fuzuli’de Mecnun’un dilinden Leyla’ya hitabını ifadesinde;

Gel sen, sen isen neyim Men-i zar? Diye sorar.

Sırf madde bedenden teşekkül etmiş fani bir varlığa karşı olan muhabbeti insanı ne hale getirdiğini düşünürsek. Ya o bedeni tüm varlık aleminin yaratanın Maşuk olduğunu kabul etsek, aşıkın ne hale gelebileceğini hayal edebiliyor musunuz: 

İşte ilahi aşk; aşık’ın nazarında tüm varlık alemin hiç seviyesinde gösterdiği gibi, aynı zamanda da İlahi Maşuk Olan Allah ile kendi arasında bi,r perdenin bulunduğunun da delilidir.

Şair Hümam-ı Tebrizi bunu ifade ederken;

“Benimle sevgilim arasında Hümam perde olmaktadır.
Artık o perdeyi bertaraf etmenin sırası gelmiştir.”

İfadesi bu gerçeği ifade eder.

Demek ki benlik perdesi kalktığında Maşuk’un var olan her şeyi en güzel haliyle, Aşık’ın da dolu bir mide, ölü bir cesetten başka bir şey olmadığı anlaşılır.

Allah bizleri de benlik perdesini kaldırabilen, bu hissi, duyguyu yaşayanlardan eylesin inşallah.

Cumanız Mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

17 Şubat 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 30 - GÜLÜN KOKUSU


Hz. Mevlana beytinde;

“Gül bitipte gül bahçesi harap olunca gül kokusunu nerden arayıp bulalım, gül suyundan.”

Yine gül ve bülbül aşkının mevsimi geçince duydukları özlem işleniyor. Güzelim gül fidanları kuru, dikenli bir çalıya dönüştüğünde, onun hasretiyle yanan bülbül ancak onun geriye kalan gül yağından gül suyundan özlemini gidermeye çalıştığı misali veriliyor.

İşte bunun gibi toplum da, içindeki insan-ı kamil gibi faziletli, değerli insanlar çekilip gidince  onların bu güzel özelliklerini varislerinde bulunan ve onların yanında gül suyu gibi kalanlarla iktifa etmek zorunda kalacaktır.

Veda haccı sırasında; Allah Bugün size dininizi ikmal ettim hiçbir eksiğini bırakmadım” (Maide/3) ayeti geldiğinde ashab-ı kiram sevinmiş ve gülmüşlerdi. Sadece Hz. Ebu Bekir (R.A.) dinin kemale ermiş tamamlamaya muhtaç bir yer kalmadığı bildirilince bunun Hz. Peygamber’in ahirete intikalinin de bir iması olduğunu anlayıp büyük bir üzüntü ile ağlamıştı.

Bilindiği gibi Ashab-ı kiramda, Hz. Ebu Bekir de Hz. Peygamberle sohbet etmek şerefine nail olmuşlardı. Fakat ondaki feyz-i nebevi diğerlerinde olmadığı için onun gösterdiği anlayışı, görüşlerindeki isabeti hiç birisi gösteremiyorlardı.

Demek ki normal insanlarda olduğu gibi velilerin bile zevk derecesi farklıdır. Allah’ın yasası böyle.

Allah bizleri derdimizi anlayan, bizleri doğru yola yönlendiren İnsan-ı kamillerin sohbetlerinde bulunabilmeyi nasip etsin inşallah.

Cumanız Mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

10 Şubat 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 29 – AŞKIN İNİLTİSİ


         Hz. Mevlana beytinde;

          “Gül mevsimi geçip te gül açması bitince artık bülbülün aşıkane sergüzeştini dinleyemezsin.”

         Ne güzel değil mi. Her tür güzelliğin belli bir yere ve zamana bağlı olduğunu gül ile bülbül arasındaki aşka benzetiyor. Hikayede gül ile bülbül arasında aşıkâne bir ilişki varmış gibi anlatılır. Gülün şakıdığı zamanın, gülün de açtığı zamanda hisli aşk dolu olduğu ima edilir. Gül yapraklarının üzerindeki çiğ damlalarını bülbülün iniltisine karşı gülün göz yaşları şeklinde görülür.

       Kanlı gözyaşı dolar gül inleyen aşığının karşısında,
       Nasıl bir aşıksın ki  sevdiğin gül dahi ağlayıp inlemekte.

       Fakat öyle zaman gelir ki;

       Ağlayışın, inleyişinle sarardın, goncalar bile soldu,
       Senin inleyişlerin bitirdi hem gülü hem kendini ey bülbül.

        Şeklinde tabloyu çizer. Yani bahar mevsimi geçip gülün açılması bitince, bülbülün sesinde ki o ifade de artık duyulmaz olur. Çünkü kendisini dinleyecek kimse kalmamıştır der.

        Allah bizleri de ilahi aşkın iniltisiyle  şakıyan Hak bülbüllerini dinleme kabiliyeti versin inşallah.

       Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

3 Şubat 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 28 - SUSARSINIZ..!


Hz. Mevlana beytinde;

“Konuştuğu dili anlayan kimseden ayrılan, yüzlerce lisan ve nağme bilse de yine susar.” Der.

Bilindiği gibi konuşmak, söz söylemek insanın derdini anlatması içindir. Konuşanın dili, bilgi seviyesi, kabiliyeti, muhatabının seviyesinde olmalıdır. Aksi halde aynı dili konuşuyor olunsa da taraflar birbirlerini anlayamaz. Meramını anlatmak için değişik diller, sesler, mimik, hareketlerle anlatmaya çalışsa da anlatabilmesi mümkün olmaz.

Hani Allah Resulünün;

“İnsanların, aklına, anlayışına göre hitap ediniz.”

Buyruğunun hikmeti de budur.

Hz. Mevlana bu beytiyle bunu vurgulayarak; sırlarımı paylaşacak, bana arkadaş, yoldaş olacak bulabilseydim ben de ney gibi hüzünlü sesler çıkarırdım. Fakat o muhatabı bulamadığım için nağmelerimi değiştirmeye, pek derinlere dalmadan konuyu basit geçmeye mecbur kalıyorum. İsterse bir çok değişik nağmeler bilen, yahut bir çok değişik lisan bilen kimse de olsa muhatabım; O nağmeleri, dilleri, meseleleri anlayamadığı için susmaya mecbur kalıyorum. Diyor.

Allah bizleri; O’nun dostlarının anlattıklarını anlayan kullarından eylesin.

Kandiliniz ve cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

27 Ocak 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 27 – İFADE DE GIPTA

        
        Hz. Mevlana beytinde;

       “Demsaz ve hemraz olan yarimin dudağıyla birleşmiş olsaydım ben de söylenebilecek şeyleri ney gibi söylerdim.” Der.

        Çok duygusal, çok hüzün dolu, aşktaki yetersizliğinden yakınan bir insan-ı kamil…! Hissettiği, düşündüğü, söylemek istediklerini yeterince dile getiremediğini, Neyin çıkardığı hüzünlü sesi sazlığından ayrı kaldığı için hüzün içerdiğini, bunu da sesi çok güzel dile getirebildiğini düşünüyor. Kendisi ise ilahi aşkından ayrı kaldığı halde içindeki hüznü dile getirmekte Ney’den bile daha yetersiz kaldığını, onu kıskandığını söylüyor. Ney üfleyenin dudakları ile buluştuğunda ancak bunu başardığını, kendisinin dillendirmek istediklerini ancak bir İnsan-ı Kamilin yardımı ile başarabileceğini söylemeye çalışıyor.

        Allah insanın gönlüne ilahi aşkla beraber, maşûka götürebilecek kılavuzunu da ihsan eder inşallah.

        Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

20 Ocak 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 26 – FENÂ BULMAK



Hz. Mevlana beytinde;


“Ey aşık; aşk Tur dağına ruh gibi tesir etti. Tûr mest oldu, Musa’da kendinden geçti ve düştü.”

Yine İlahi aşkın nelere kadir olabildiğini bize anlatıyor. Bunu yaparken Hz. Musa’nın tûr dağındaki yaşanılanları örnek veriyor. Bilindiği gibi Kur’an da; 


 Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana". dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin". Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi. (A’raf/143)(elmalı)

Şeklinde anlatılır. Hz. Musa’nın Allah’ı görme dileğini Madde gözü ile göremeyeceği bildiriliyor. İlahi aşk öyle bir şey ki bunu dağa yansıtsa dağı yok olacak kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bu hali görünce Hz. Musa kesin teslimiyetini beyan etti.

Allah’ın görülmesi meselesi çok konuşulan bir konu. Kesin olan şey Madde gözü ile görülemeyeceğidir. Çünkü Beden gözünün görme kapasitesi sınırlıdır. Allah ise her bakımdan sınırsız bir varlıktır. Dolayısıyla sınırlı bir şey sınırsızı ihata edemez.

Hz. Mevlana, bir insanın Allah’ın ef’alin de ve zatında fena bulmasına Hz. Musa örneğini veriyor. Allah’ın tecellisi halinde o şeyin  benliği kalmaz. Nitekim Allah’ın Tur dağına tecellisi halinde bir yığın taş ve toz kalması yani dağdan eser kalmaz diyor, İnsan-ı kamilinde Allah’a duyduğu ilahi aşka karşılık bulması halinde, onun Allah’ın zatında fena bulma halini anlatıyor. 

Böyle ince ve derin konuların anlaşılabilmesini, Zevk ve keşfe ait sahip olabilme gerçeği durumunda mümkün olabileceğini düşünürsek. Layıkıyla anlayamadığımızı itiraf etmeliyiz.

Allah’ın bu zevki bizlere de ihsan buyurmasını niyaz ederim.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

13 Ocak 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 25 – AŞKIN GÜCÜ

Hz. Mevlana beytinde;

“Topraktan yaratılmış olan insan cesedi, aşk tesiri ile semalara çıktı, eflakî oldu. Dağ bile o tesir altında çeviklik bulup oynamaya başladı.”

Hz. Mevlana bu beytinde ilahi aşkın gücünü işlemeye devam ediyor. İnsandan ayıpların temizlenmesi ile insan öyle bir saflığa, öyle bir güce ulaşır ki, topraktan olan cismi bile semalara çıkar. Cansız bir kütle olan dağlar bile bu ilahi aşkın gücü karşısında dayanamaz. Diyor. Tıpkı Hz. İsa A.S. olayı gibi.

“Biz onu yüce bir yere yükselttik.” (Meryem/57)

Ben bunu eşyanın kanunları çerçevesinde gerçekleşen, yani Hz. İsa’nın normal insan gibi ölüp, ruhunun Allah katına yükseltildiği şeklinde anlıyorum. Hz. Mevlana bu ifadesini mecazi olarak kullandığı, gerçekleşen şeyin kalbî olduğu şeklindedir diye düşünüyorum. Sünnetullah gereği eşyanın uyması gereken kanunlar vardır ve bu kanunlarda bir değişme olmaz. “Allah'ın sözlerinde değişme yoktur;” (Yunus/64)

Yine bunun gibi Resulallah efendimizin miraç hadisesinde olduğu gibi. Burada açıkça görülüyor. Yani Miraç olayını en iyi tefsir eden Necm suresinde görüyoruz.

İşte bütün bunlar bize olayın manevi boyutta, ilahi boyutta gerçekleşiyordu. Günümüzde bile yerin ve göğün istenen yeri video ile, TV ile görüyormuş gibi gösterilebiliyoruz değil mi. İşte bu nedenlerden dolayı ben olayın ruhani, şuursal , kalbî kaynaklı olduğunu düşünüyorum. İşin doğrusunu tabii ki Allah bilir.

Allah cümlemizi gönül gözü ile gören, güçlerini Allah’tan alan kullarından eyler inşallah.

Cumanız Mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

6 Ocak 2012 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 24 – AŞKIN TEDAVİSİ

Hz. Mevlana beytinde;
“Ey kibr ü azametimize ilaç ve bize eflatun ve calinus olan aşk, yaşa.”

Hz. Mevlana bir önceki beytinde olduğu gibi aşkın; kalp hastalıklarına karşı en etkili ilaç olduğunu söylemeye devam ediyor. Aşkın insanı bütün ayıplarından temizleyeceğinden bahsetmişti, şimdi de kalp hastalıklarından biri olan kibir ve azamet hastalıklarından bahsediyor.

Burada dikkat çeken Eflatun ve Calinus tan bahsediyor. Eflatun bilindiği gibi Yunan filozoflarından olup Hikmet-i işrak ehlinin büyüklerindendir.

Hikmet-i İşrak; Felsefenin bir dalıdır. Riyazetler, mücahedeler ile Allah’a vasıl olmayı gaye edinmeyi ele alır.

Burada açıklanması gereken felsefe ile Tasavvufun arasındaki farktır. Felsefede kaynak akıldır. Tasavvufta ise Kur’an ve hadislerdir. Felsefe akla dayandığı için birbirine zıd düşünceli dalları vardır. Halbuki Tasavvufta ana kaynak Kur’an ve hadis olduğu için ayrı- gayrı yoktur. Hz. Mevlana bu yüzden filozofları tenkid eder, onlarla aynı fikirde değildir.

Calinus denilen kişi ise hekimliğin mucidi sayılan (MS.131-200) bir hekimdir.

Buradan ortaya çıkan Hz. Mevlana aşkı; biri hakim, biri hekim olan iki zata benzetiyor. Bu benzetmeyle de aşkta öyle mucizevi, öyle şaşırtıcı bir kudret vardır ki Eflatun felsefesiyle, Calinus hekimliği ile yapamadıkları bu tedaviyi ilahi aşk tedavi eder, kişiyi her türlü ayıp ve noksanlardan temizler demek istiyor.

Allah cümlemizi İlahşi aşkla tedavi olan bahtiyarlardan eylesin.

Cumanız Mübarek olsun

Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

30 Aralık 2011 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 23 - AŞKIN İLACI.



Hz. Mevlana beytinde;

“Ey kastı (yahut faydası) hoş olan ve bütün illetlerimizin hekimi bulunan aşk, şad ol.”

Hz. Mevlana bu beytinde ilahi aşkın ahlaki ve ruhani hastalıklar için hem bir tabib-i hâzık (Marifetli, uzman hekim.), hem de devây-ı Muvafık (uygun ilaç.) olduğunu vurguluyor.

Allah’a duyulan sevginin aşkın her türlü manevi hastalıklara hatta bazı psikolojik hastalıklara bile çare oluğu kesindir. İnsanın manevi dünyasını karartan kalbi hastalıklar ancak ilahi aşkla tedavi olur. Örneğin yalan söylemek, gıybet, kalbi bir hastalıktır. Bunun tedavisi ancak Allah’a duyulan sevgi, aşk, ve saygı ile tedavi olur. Çünkü seven insan, aşık olan insan artık sevdiğinin, maşukunun bendesi olmuştur. Onun arzu ve istekleri kendisi için itirazı mümkün olmayan emir niteliğindedir.

Büyük düşünürlerden Plotinus kainatta görülen güzellikleri ve iyilikleri Tanrı’nın habercisi olarak kabul eder. Bunları
hissedebilmek için birleştirici bir güç olarak karsımıza çıkanın ancak aşk olacağını ifade eder.

        İnancımızdaki dua, Allah’tan yardım istemek, ona bağlılığı göstermek amacıyla yapılan ameldir. Duanın ise bir çok psikolojik ve  ruhsal hastalıklara şifa olduğu, tıpta kullanıldığı, sadece dünyevi hastalıklara değil, kalbi hastalıklara da şifadır. Duayı ise ancak Allah’a inanan, güvenen, onu seven insanın  yapacağı şeydir.

        İşte bu yüzden Allah, ilahi aşka tutulanların da her türlü hastalıklarına şifa olarak Kur’an ı indirdiğini bildiriyor.

Kurân'dan, iman edenler için şifa ve rahmet  olan şeyleri inzâl ediyoruz (İsra/82)

Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus/57)

Kullarını çok seven Allah’ta onların her tür hastalıklarına karşılık en etkin ilacı, şifa kaynağını, Kur’an ı indirdi. Daha ne isteriz ki…!

Allah cümlemizin her tür hastalıklarına deva olan Kur’an dan ayırmasın.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

23 Aralık 2011 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 22 - AŞK..!


Hz. Mevlana beytinde;

“Her kimin elbisesi, aşkın pençesiyle parçalanırsa, o kimse hırstan da bütün ayıplardan da temizlenir.”

Hz. Mevlana bu beytiyle bir soruya cevap vermiş oluyor. Hırs ve tamah ın fenalığı malumdur. Gerek onlardan ve gerekse diğer ahlaki ayıplardan kurtulmak için ne yapmalıdır sorusunu sorduğumuzda Hz. Mevlana aşkı tavsiye ediyor.

Aşk bir insanı yakasından tutup kendine doğru çekmeye başlayınca onu elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamahla beraber servete bağlılık, mala düşkünlük, hatta bütün ahlaki ayıplardan da sıyrılır, temizlenir demektedir.

Tabii ki aşk’tan bahsederken ilahi aşkı kastettiği malumdur. Allah’la muhabbeti olan kişi, O’nun emir ve yasaklarına en hassas ve titiz bir şekilde riayet eder. Kur’an bu kişileri tarif ederken;

İman edenlerin Allah’a sevgisi (her şeyden) sağlamdır. (Bakara; 165) Der.

Allah’a iman etmiş olup onun sevdasına tutunan insan ise İlahi muhabbete tabi olarak artık O’na kavuşma arzusu ve isteğinden başka tüm nefsi kirlerden temizlenir. Allah böyle kulları için;

Allah onları, onlarda Allah’ı severler. (Maide; 54)

Demek suretiyle O’na karşı duyulan aşkın, sevdanın karşılıksız kalmayacağı, maşukuna kavuşacağı ümidini vermektedir.

Allah cümlemizi İlahi aşka yakalanan bahtiyar kullarından eylesin inşallah.

Cumanız mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi

16 Aralık 2011 Cuma

MESNEVİ SOHBETLERİ - 21 – AÇ GÖZLÜLÜK


Hz. Mevlana beytinde;

“Hırs ve tama’ ehlinin gözü doymaz. Halbuki sedef kanaat gösterip kapanmayınca içinde inci olmaz.”

İnsanoğlunun yaratılışında bir çok zaaf ve zayıflıkları olduğunu Bize Kuran haber veriyor. Mesela; 

Muhakkak ki insanın yaratılışında hırs ve doyumsuzluk mevcuttur! (Meariç/19)

 Bunların neler olduğu da açıklanmış, mesela;

“İnsanlara süslü gösterilerek, kadınlara, çocuklara, kantar kantar altına ve gümüşe, soylu atlara, sığırlara, ekinlere şehvetli bir düşkünlük oluşturulmuştur. Oysa bunlar geçici dünya zevkleridir.” (Ali İmran/14) belirtir.

Bu zaaf ve zayıflıkları ile yaratılış amacı ise Allah’ın insana bahşettiği “İrade” gücünü vahiyle bildirilmiş olan emir ve yasaklar çizgisinde kullanmayı öğrenmesi içindir. Fakat insan vahyi kulak arkası eder, nefsine uyarsa kendi iç güdülerinin arzu ve istekleri ile hareket eder. O zamanda zaaflarından olan hırs ve doyumsuzluk tüm hayatını kaplar. Bu ise mutsuzluk ve elemden başka bir şey getirmeyecektir.

Allah resulü de bunu;

Adem oğlunun iki vadi dolusu altını olsa mutlaka onlara ilaveten üçüncü bir  vadisi olmasını ister. Ademoğlunun içini ancak toprak doldurur.” Hadisiyle ifade etmektedir.

Hz. Mevlana’nın örneğine dönersek sedefin içinde inci olabilmesi için nasıl kanaat göstermesi, kabuklarını kapaması gerektiği gibi, bir insan da kalbinde marifet cevherleri husule gelsin isteyenler, nefislerini eğiterek kanaati, sabrı düstur edinmeleri, hırs, doyumsuzluk ve düşkünlük zaaflarını kontrol etmeyi öğrenmesi gerekmektedir.

Allah hepimizi nefsini kontrol ederek sabredebilen ve kanaat edebilen kullarından eylesin inşallah.

Cumanız Mübarek olsun.


Kaynak; Tahir-ül Mevlevi şerh-i mesnevi