Artık mutluluğun ne olduğunu, nerede oluştuğunu biliyoruz. Şöyle yüreğimizin yağını eritecek, bizi bulutların üzerine çıkaracak, hazdan gözümüzden yaş getirecek bir mutluluğu hak ediyoruz değilmi. İnanın kendini sadece basit bir beden olarak görüpte bir ihtiyacını giderdiğinde duyduğu tatmin duyusunu mutluluk sananlara acıyorum. Hani derler ya Balın tadına bakmamış, tad alma kaabiliyetinden yoksun birine balın tadını anlatır gibi sanıyorum kendimi.
Evet. Mutluluk bilincimizde oluşur. Mutluluğun tohumu bizde olduğu halde onu ekeceğimiz tarla bizde değildir. Yani sevdiklerimizin, çevremizin ihtiyaç ve sıkıntılarını ortadan kaldırarak onların pozitif enerji üretir hale getirmemiz gerekiyor. Onları sevindirmemiz gerekiyor. Bunu hangi ölçüde yaparsak o ölçüde mutluluğu yakalarız.
Bir insanı düşündüğünüzde sizden yayılan beyin dalgalarınız otomatık olarak düşündüğünüz kişinin beyin frekansına girecektir. Bu iletişimin devamı süresince arada devamlı olarak enerji alışverişi olur. Bilhassa konuştuğumuz kelimeler kişiyi onore eden, yücelten, memnun eden bir etki yapıyorsa onun beyni otomotik olarak pozitif enerji üretmeye başlıyacak, kişi istemese bile sizin enerjinizi yükseltecektir. Ama aynı şekilde kullandığınız sözler; o kişi dışarı yansıtmasa da, karşınızda olmada da otomatik olarak negatif enerji üretecek, Oda sizin pozitif enerjinizi alarak nötr olma haline gelecekki. sizi, sinirli, huysuz, agrasifik bir hale getirecektir.
Demek oluyorki bu biyolojik bedenimizi iyi kullanmayı öğrenmeliyiz. Bu ise gerçekten zordur. En tehlikeli davranışı ise istemli yaptığımız sesli yayındır. Yani konuşmalarımız. Sanırım bu yüzden eskiler "ya hayır söyle ya sus" tavsiyesinde bulunmuşlar. En çok etkilenenler de frekans olarak bize en yakın olanlardır. Bu ilk etapta Anne den başlayan genetik yakınlık çerçevesinde genişleyen bir alanı kapsadığı gibi, bizim veri olarak beynimize, hafızamıza kaydetme önem derecesine göre de genişler. Bazan hisseddersiniz sevdiğiniz, değer verdiğiniz kişi ile aynı şeyleri düşündüğünüz, veya bir sıkıntısı olduğu anda sizinde huzursuz olmanız gibi.
Bilincimizi bu tehlikeden korumak için bana sorarsanız hepimizin beden dili dediğimiz dili öğrenerek mümkün olduğu kadar kısa cümleler, hatta kısa kelimeler ve beden dili kullanarak anlaşabilmeyi sağlamamız gerekiyor. Ben şu smiley' ler varya onlardaki ifadeleri yüzüme yerleştirerek kısa kelimeler kullanmayı öğreniyorum. zevklide oluyor. Uzun konuşmak ihtiyacımı burada olduğu gibi yazıyla karşılıyorum.
Bedenimizi kontrol altına almanın bir yoluda onu şartlandırmaktır. Mesela bir kağıt alın "yarın tam şu saatte arkadaşım falanı arayacağım ve ona çok güzel olduğunu söyleyeceğim" diye yazın. ertesi gün, ne daha önce, ne daha sonra, tam o saatte arayın. Cevap almasanız bile sizin duyabileceğiniz bir sesle yine de söyleyin. Bunu isteklerinizi çoğaltarak geliştirebilirsiniz,
Bir başka yöntem cezalandırma yöntemi. Gazalinin eserinde okumuştum. gerçek bir mazereti olmaksızın gerçekleştiremediği bir eylem karşılığında bedeni daha fazla yorarak bir daha "ihmal" etmemesini, görevini yapmasını sağlamayı nasıl başarabileceğini tarif ediyordu.
Yapılacak eylem için dikkatinin yoğunlaşmasını temin etmek, konsantrasyon. Bunun çaresinide yine eskilerin eserlerinde buldum. Bahattin Nakşı bendi Hz. yolda giderken avlanmaya çalışan bir kediyi izleyip, bir konu üzerinde " nefesini tutarak" nasıl yoğunlaştığını görerek sistemini geliştirmiş. Bunu bizde yapabiliriz. Kasıt, vücuda oksijen girişini engelleyerek beynin dikkatini çekmek, tekrar giriş için problemimizin halli için daha hızlı ve verimli çalışmasını sağlamaktır amaç.
Bir kitapta okumuştum. Beynimizde çalışan iki görevli vardır diyordu. Bir işimizle ilgili hangisinden yardım istersek bize o yol gösterir. Bizler çoğunlukla bedensel olarak yaşarız. Aklımızı, bilincimizi kullanmayız. Bedenimiz ise tembeldir. Çalışmayı sevmez. Hep hazır gelsin ister. Bu nedenle de mazeret memuruna sorar. Tabii o da işin yapılmaması için gerekli tüm mazeretleri sıralar. Demek oluyorki mutluluğumuz için eylem, çaba gerektiriyor. Bu nedenle işi bedene bırakmayıp kendimiz ele alıp pozitif çözüm memurunu görevlendirmemiz gerekiyor.
Bedenimizi seveceğiz. Onunla barışık yaşamamız gerekiyor. Onu sağlıklı tutmak en büyük amacımız olmalı. Hergün mutlaka aynanın karşısına geçip kendimizi seyretmemiz, incelememiz, daha iyi daha güzel ve bakımlı nasıl olması gerektiğini, onu beğendiğimizi ona anlatmamız, ikna etmemiz gerekiyor. Bilhassa sabah dışarı çıkmadan yaparsanız gününüzün ne kadar verimli ve rahat geçtiğini görünce şaşıracaksınız. Aynanın karşısından ayrılırken küçük bir çimdik, kendi yanağınızdan alacağınız küçük bir makas, bedeninizle barışık yaşamanızı sağlayacaktır.
Fazla uzatıp sıkmadan bana müsaade. Saygılar sevgiler.
Herşey gönlünüzce olsun.
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mutluluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Mayıs 2008 Cuma
MUTLULUK - 5 -
Mutluluk tepelerinin eteklerine gelmiştik. Ne dedik; mutluluğun ne biyolojik bedende, ne de onun komuta merkezi olan beyinde oluşmadığını, beyinin yeter doydum anlamına gelen seratonin hormonunun aradığımız mutluluğu değil bir nevi biyolojik doygunluk, (acıkınca yemek yemek gibi. ) hissi uyandırdığını, aradığımız asıl mutluluğu ve huzuru bilincimizde yaşamak istediğimizi anlatıyorduk.
Zaten bedene bağlı mutluluk ararsak bulmamız imkansız. Çünkü bedenimizin o kadar çok fonksiyonu ve ihtiyaçları var ki, üstelik yaratılışı gereği hepte en iyisini ister, en güzel kadın / erkek, en lezzetli yiyecekler vs. vs. . . bunları bedenin istediği şartlarda verebilmemiz ise mümkün değil. Hele günümüz ortamında. Düşünsenize delikanlı, kadın olarak diyelim Carmen Elektra gibi olsun ister, kızımız eşinin Brad Pitt gibi olmasını ister. Bu mümkün mü? Peki o zaman mutlu olamıyacak mıyız anlamı çıkıyor?
Tabii ki hayır. Yapmamız gereken idareyi ele almak. Gerçek benliğimizi bilincimizi kullanarak bedene "bununla idare edeceksin" diyebilmek. Yani bedenin konrolünü bilincin gücünün ele alması gerekiyor. Zaten bu güne kadar hep bedensel boyutta kaldığımız için başka şey düşünecek zamanımız olmadı. Bazı insanlarda programları gereği otomotik olarak bunu başarırlar. Sporcular, bilim adamları vs. Para ve güç başarıdan sonra gelen yan ürünlerdir.
Bir delikanlı, kızı tavlamak için bir sürü ilginç, kızın hoşuna gidecek davranışlarda bulunur. Kızın kabul etmediği halde ret de etmeyip, göz ucuyla bakışı var ya, işte o an delikanlı kız için bedensel olarak yapmayacağı şey yoktur. Ta ki kız peki deyinceye kadar. Ulaşıldığında amaca ulaşılmış, mutluluk zirve noktaya gelmiştir. Artık o ilişki bedensel boyut itibarıyla sona ermiştir. Şayet mutluluk bu noktaya geldikten sonra yaşanan bir duygu olsaydı delikanlı da, kız da ikinci, üçüncü, beşinci. . . . ilişkileri aramazlardı.
18 Ağustos 2006 da Milliyet'te bir yazı çıktı, bilmem okudunuz mu? Aşkın eğlenceli bir hastalık olduğundan bahseden bir araştırma. İşte size klasik aşkın cinsel ilişki olduğu fikri ile bedensel donelere bağlı düşünmenin sonuçları. Yazının sonunda bir kadın şöyle diyor: Çok mutsuzum. Halbuki severek evlenmiştik. 3 yıldır birbirimize dönüp bakmadık. Çocuk nedeniyle zorunlu beraberlik yaşıyoruz. Bir insanın bu kadar değişeceğini düşünemezdim. Küçük bir iltifat bir gülümseme, beni mutlu edebilecekken o da yok. Çantama biri ilanı aşk yazılı bir küçük kağıt atsa inanın çantayı da bırakıp gidebileceğimi düşünüyorum diyor.
Mutlu olmak için ne istiyor dikkat ettiniz mi? "Küçük bir iltifat, bir gülümseme, sevilmek, değer verilmek, önemsenmek" söyler misiniz bunların bedenle ne alakası var? Aranılan şey bilinç boyutunda. Bedensel boyutta olsaydı işte bir araya gelmişler hatta çocuk bile yapmışlar. Mutlu olmaları gerekmiyor mu idi.
Bu yazımda sizlere insan olarak kim olduğumuzu, sahip olduklarımızı, yeteneklerimizi, aradığımız şeyin hangi boyuta aitse o boyutta aranması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bundan sonrakinde bedenimizi nasıl kontrol altına alabiliriz onu yazmaya çalışacağım. Umarım faydalı olabilirim.
Sevgiler. Her şey gönlünüzce olsun.
Zaten bedene bağlı mutluluk ararsak bulmamız imkansız. Çünkü bedenimizin o kadar çok fonksiyonu ve ihtiyaçları var ki, üstelik yaratılışı gereği hepte en iyisini ister, en güzel kadın / erkek, en lezzetli yiyecekler vs. vs. . . bunları bedenin istediği şartlarda verebilmemiz ise mümkün değil. Hele günümüz ortamında. Düşünsenize delikanlı, kadın olarak diyelim Carmen Elektra gibi olsun ister, kızımız eşinin Brad Pitt gibi olmasını ister. Bu mümkün mü? Peki o zaman mutlu olamıyacak mıyız anlamı çıkıyor?
Tabii ki hayır. Yapmamız gereken idareyi ele almak. Gerçek benliğimizi bilincimizi kullanarak bedene "bununla idare edeceksin" diyebilmek. Yani bedenin konrolünü bilincin gücünün ele alması gerekiyor. Zaten bu güne kadar hep bedensel boyutta kaldığımız için başka şey düşünecek zamanımız olmadı. Bazı insanlarda programları gereği otomotik olarak bunu başarırlar. Sporcular, bilim adamları vs. Para ve güç başarıdan sonra gelen yan ürünlerdir.
Bir delikanlı, kızı tavlamak için bir sürü ilginç, kızın hoşuna gidecek davranışlarda bulunur. Kızın kabul etmediği halde ret de etmeyip, göz ucuyla bakışı var ya, işte o an delikanlı kız için bedensel olarak yapmayacağı şey yoktur. Ta ki kız peki deyinceye kadar. Ulaşıldığında amaca ulaşılmış, mutluluk zirve noktaya gelmiştir. Artık o ilişki bedensel boyut itibarıyla sona ermiştir. Şayet mutluluk bu noktaya geldikten sonra yaşanan bir duygu olsaydı delikanlı da, kız da ikinci, üçüncü, beşinci. . . . ilişkileri aramazlardı.
18 Ağustos 2006 da Milliyet'te bir yazı çıktı, bilmem okudunuz mu? Aşkın eğlenceli bir hastalık olduğundan bahseden bir araştırma. İşte size klasik aşkın cinsel ilişki olduğu fikri ile bedensel donelere bağlı düşünmenin sonuçları. Yazının sonunda bir kadın şöyle diyor: Çok mutsuzum. Halbuki severek evlenmiştik. 3 yıldır birbirimize dönüp bakmadık. Çocuk nedeniyle zorunlu beraberlik yaşıyoruz. Bir insanın bu kadar değişeceğini düşünemezdim. Küçük bir iltifat bir gülümseme, beni mutlu edebilecekken o da yok. Çantama biri ilanı aşk yazılı bir küçük kağıt atsa inanın çantayı da bırakıp gidebileceğimi düşünüyorum diyor.
Mutlu olmak için ne istiyor dikkat ettiniz mi? "Küçük bir iltifat, bir gülümseme, sevilmek, değer verilmek, önemsenmek" söyler misiniz bunların bedenle ne alakası var? Aranılan şey bilinç boyutunda. Bedensel boyutta olsaydı işte bir araya gelmişler hatta çocuk bile yapmışlar. Mutlu olmaları gerekmiyor mu idi.
Bu yazımda sizlere insan olarak kim olduğumuzu, sahip olduklarımızı, yeteneklerimizi, aradığımız şeyin hangi boyuta aitse o boyutta aranması gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bundan sonrakinde bedenimizi nasıl kontrol altına alabiliriz onu yazmaya çalışacağım. Umarım faydalı olabilirim.
Sevgiler. Her şey gönlünüzce olsun.
MUTLULUK - 4 -
İnsan beyninin ürettiği enerjide kalmıştık. Beyin, ürettiği enerji ile hem bedenin yaşamasını sağlar, hem de dışarıdan frekans olarak kendisine gelen dalgaları şifreleyerek arşivler. Dokunma, koklama, görme, tatma, işitme hepsi bir titreşim özlü etmenlerdir. Bunları sınıflamak, istiflemek adlandırmak beyinde gerçekleşir. Bir nevi frekans ölçen cihaz gibidir. İster gelen etkilerle ister kendi ürettiği enerji olsun iki çeşittir. Bilinçte oluşan istek ve arzulara zıt düşmeyen enerji pozitif, zıt, uygun olmayan, tatmin etmeyen enerjiye de negatif diyoruz.
Yavaş yavaş mutluluk tepeleri görünmeye başladı değil mi uzaklardan? Önemli olan o tepelere giden yolu devamlı açık tutup istenildiğinde oralara gidilebilmeli. Sevdiklerimizle piknik yapabilmeliyiz. Öyle değil mi?
Bir hususu atladım. Zaman. Daha sonra kıyas yapabilmemiz için ondanda bahsedeyim. Zaman; Bizim var kabul ettiğimiz izafi bir kavramdır. Dünyamızın güneş etrafında dönüş hesaplaması kullanılarak oluşturulan birimler yumağıdır. Sadece dünyaya özgüdür. Bunu birde Güneşimizin de bir merkez etrafında döndüğüne göre hesaplayalım ne dersiniz. Güneş bir turunu, bizim ölçütlerimize göre 256.000.000. yılda gerçekleştirdiğini biliyormuydunuz. şimdi ömür sürecini buna göre hesaplasak ne olur acaba? 80 yıllık bir yaşam ancak 7 saniye sürecekti. İşte biz kızgınlıklarımızı, üzüntülerimizi, seviçlerimizi gelecek beklentilerimizi bu 7 saniye ye sığdıracaktık.
Beynin ürettiği pozitif ve negatif enerjiden bahsediyorduk. Bu tüm varlıklarda vardır. Mesela su hakkında bir yazı çıkmıştı. Japon bilim adamı yaptığı deneyler sonunda suya yöneltilen sesli etkilere kristalize konumunda tepki verdiği, pozifif kelimelerle yapılan deneyde düzgün ve güzel kristaller oluşurken, sert, kötü negatif etkilerde karmaşık kötü şekilsiz bir kristalize olduğunu isbatlamıştı. Aynı şekilde çiçeklerle yapılan deneyleri bir yerlerde okumuşsunuzdur. İşte beynimizde ne tür etkiye maruz kalmışsa ona göre tepki oluşur. Sinir hücreleriyle ilgili birimler uyarılır. Onlarda o iş için gerekli hormonları sağlayarak nasıl tepki göstereceğimizi belirler.
Bir şeye dikkat ettiniz mi? Bütün bunlar biyolojik olarak gerçekleştiği halde onu yorumlayan, duygulanan, sevinç veya üzüntüyü "hal" olarak yaşayan bedenimiz değil. Beynimizde değil. Tamamen bilincimizde gerçekleşiyor. Bir tarafımız yaralandığında acıyı beden değil bilincimiz duyuyor. Aksi olsaydı ameliyatlar nasıl gerçekleşirdi. Hipnotizma ile kişinin bilinci bloke edilerek ameliyat bile yapılması mümkün olabiliyor.
İşte mutlu olabilmek için anahtar bu. Gerek beden, gerek ruh, sadece bilincin kullandığı araçlar birimler konumunda. Duyguyu biz yaratıyoruz. Sevinç veya üzüntü duyacağımıza "biz " karar veriyoruz. İyi, kötü, güzel çirkin kararını "biz " kendi değer yargılamamızla oluşturuyoruz. Benzetmeye çalışırsak lunaparka gidersek mutlu olacaksak bedenimizde ilgili isteği oluşturarak gidiş eylemini gerçekleştirmek ve mutlu olmak işte yapılması gereken.
Yine uzun oldu. Devam edeceğim. Herşey gönlünüzce olsun.
Yavaş yavaş mutluluk tepeleri görünmeye başladı değil mi uzaklardan? Önemli olan o tepelere giden yolu devamlı açık tutup istenildiğinde oralara gidilebilmeli. Sevdiklerimizle piknik yapabilmeliyiz. Öyle değil mi?
Bir hususu atladım. Zaman. Daha sonra kıyas yapabilmemiz için ondanda bahsedeyim. Zaman; Bizim var kabul ettiğimiz izafi bir kavramdır. Dünyamızın güneş etrafında dönüş hesaplaması kullanılarak oluşturulan birimler yumağıdır. Sadece dünyaya özgüdür. Bunu birde Güneşimizin de bir merkez etrafında döndüğüne göre hesaplayalım ne dersiniz. Güneş bir turunu, bizim ölçütlerimize göre 256.000.000. yılda gerçekleştirdiğini biliyormuydunuz. şimdi ömür sürecini buna göre hesaplasak ne olur acaba? 80 yıllık bir yaşam ancak 7 saniye sürecekti. İşte biz kızgınlıklarımızı, üzüntülerimizi, seviçlerimizi gelecek beklentilerimizi bu 7 saniye ye sığdıracaktık.
Beynin ürettiği pozitif ve negatif enerjiden bahsediyorduk. Bu tüm varlıklarda vardır. Mesela su hakkında bir yazı çıkmıştı. Japon bilim adamı yaptığı deneyler sonunda suya yöneltilen sesli etkilere kristalize konumunda tepki verdiği, pozifif kelimelerle yapılan deneyde düzgün ve güzel kristaller oluşurken, sert, kötü negatif etkilerde karmaşık kötü şekilsiz bir kristalize olduğunu isbatlamıştı. Aynı şekilde çiçeklerle yapılan deneyleri bir yerlerde okumuşsunuzdur. İşte beynimizde ne tür etkiye maruz kalmışsa ona göre tepki oluşur. Sinir hücreleriyle ilgili birimler uyarılır. Onlarda o iş için gerekli hormonları sağlayarak nasıl tepki göstereceğimizi belirler.
Bir şeye dikkat ettiniz mi? Bütün bunlar biyolojik olarak gerçekleştiği halde onu yorumlayan, duygulanan, sevinç veya üzüntüyü "hal" olarak yaşayan bedenimiz değil. Beynimizde değil. Tamamen bilincimizde gerçekleşiyor. Bir tarafımız yaralandığında acıyı beden değil bilincimiz duyuyor. Aksi olsaydı ameliyatlar nasıl gerçekleşirdi. Hipnotizma ile kişinin bilinci bloke edilerek ameliyat bile yapılması mümkün olabiliyor.
İşte mutlu olabilmek için anahtar bu. Gerek beden, gerek ruh, sadece bilincin kullandığı araçlar birimler konumunda. Duyguyu biz yaratıyoruz. Sevinç veya üzüntü duyacağımıza "biz " karar veriyoruz. İyi, kötü, güzel çirkin kararını "biz " kendi değer yargılamamızla oluşturuyoruz. Benzetmeye çalışırsak lunaparka gidersek mutlu olacaksak bedenimizde ilgili isteği oluşturarak gidiş eylemini gerçekleştirmek ve mutlu olmak işte yapılması gereken.
Yine uzun oldu. Devam edeceğim. Herşey gönlünüzce olsun.
MUTLULUK - 3 -
Bu yazımda mutlu olmak için kullandığımız "biyolojik beden"den bahsedecektim ama önce onun var olduğu boyut itibarıyla Dünya, Güneş sistemi ve uzaydan konumuzu ilgilendirdiği kadarıyla bahsetsem iyi olacak.
Dünya; 12.500 km çapında, kendisinden 1.300.000 defa daha büyük olan Güneş adını verdiğimiz yıldızın en yakın üçüncü gezegenidir. Güneşte milyarlarca galaksiden samanyolunun kenara yakın küçük yıldızlardan biridir. Tüm bu galaksilerin yer aldığı alanda uzay dediğimiz alandır. Hidrojenle doludur.
Evrende her şey enerji kökenlidir. Biz henüz 15 -20 çeşit enerjiyi ancak tanımlayabildiğimizi, halbuki çeşit itibarıylada neredeyse sonsuz çeşitlilikte enerjinin tahmin edildiğini bilim adamları söylüyor ben değil. İşte bizim mutluluk problemimize katkısı bu enerji boyutu itibarıyla oluyor.
Evrenimizde her varlık kendine özgü enerji üretir. Hem kendi varlığını sürdürür, hemde dışına yayınlar. Yıldızlar, gezegenler, uydular, en büyükten en küçüğüne kadar. Tabiiki hangisininki daha güçlü ise diğerinin yapısında değişikliklere sebep olabilmektedir. Bizde biyolojik beden itibarıyla yaşadığımız süre zarfında bu enerji yağmurundan etkilendiğimiz kadar dışarıya beynimizin ürettiği enerjimizide kendi beyin şifremiz kanalından yayınlarız.
Bildiğiniz gibi bedenimiz programlanmış işleyişi itibarıyla genetiğine bağlıdır. Tüm "canlılarda" böyledir. Şöyle düşünün bir bilgisayar programlayıcısı var. Bir sistem yaratıyor. Bu sistem içinde varlığını sürdürecek binlerce milyonlarca özgün program yazıyor. Adına ağaç diyor, kuş diyor, diyorda diyor. Oluşumu sonsuz derecede faktörlerin etkisinde olusan bir sistem, Bildiğimiz evren' de bu sistemin birimlerinden yazılımlarından biri. O dahi kimbilir nelerin etkisi yahut katkısı ile var edilmiş bilinmez. Bu yazılımı yapanın da ilmi sonsuz çünkü.
Neyse biz Dünyamıza dönelim. Dünyadaki bizim bulunduğumuz boyut itibarıyla yaşam enerjimiz güneşin ürettiği enerjiye bağlıdır. Buna Can diyoruz. Bitki, hayvan ve insan bu enerji ile oluşur. Doğar, büyür, yaşamak için, soyunu devam ettirmek için savaşır. Çoğalır yaşlanır ve ölür. Ölüm dediğimiz şey biyolojik bedenimizin yaşam enerjisini kullanamaz hale gelmesi yani enerjisinin kesilmesi olayıdır. Bir motorun şalterinin kapatılması eylemi gibi. bunun sonucuda beden hangi maddelerden elementlerden oluşmuşsa ona dönüşür. Çünkü bedenin hücresel yapısını bir arada tutan beynimizin ürettiği bio enerjide artık üretilmemektedir.
Gördünüzmü insanı nerelere getirdim. Daha nerelere getireceğimi takip ederseniz görürsünüz. Peki diyeceksiniz mutluluğu buldunmu bari. Bana göre evet buldum ve yaşıyorum. Hamdolsun şükürler olsun.
Tekrar görüşmek üzere. Her şey gönlünüzce olsun.
Dünya; 12.500 km çapında, kendisinden 1.300.000 defa daha büyük olan Güneş adını verdiğimiz yıldızın en yakın üçüncü gezegenidir. Güneşte milyarlarca galaksiden samanyolunun kenara yakın küçük yıldızlardan biridir. Tüm bu galaksilerin yer aldığı alanda uzay dediğimiz alandır. Hidrojenle doludur.
Evrende her şey enerji kökenlidir. Biz henüz 15 -20 çeşit enerjiyi ancak tanımlayabildiğimizi, halbuki çeşit itibarıylada neredeyse sonsuz çeşitlilikte enerjinin tahmin edildiğini bilim adamları söylüyor ben değil. İşte bizim mutluluk problemimize katkısı bu enerji boyutu itibarıyla oluyor.
Evrenimizde her varlık kendine özgü enerji üretir. Hem kendi varlığını sürdürür, hemde dışına yayınlar. Yıldızlar, gezegenler, uydular, en büyükten en küçüğüne kadar. Tabiiki hangisininki daha güçlü ise diğerinin yapısında değişikliklere sebep olabilmektedir. Bizde biyolojik beden itibarıyla yaşadığımız süre zarfında bu enerji yağmurundan etkilendiğimiz kadar dışarıya beynimizin ürettiği enerjimizide kendi beyin şifremiz kanalından yayınlarız.
Bildiğiniz gibi bedenimiz programlanmış işleyişi itibarıyla genetiğine bağlıdır. Tüm "canlılarda" böyledir. Şöyle düşünün bir bilgisayar programlayıcısı var. Bir sistem yaratıyor. Bu sistem içinde varlığını sürdürecek binlerce milyonlarca özgün program yazıyor. Adına ağaç diyor, kuş diyor, diyorda diyor. Oluşumu sonsuz derecede faktörlerin etkisinde olusan bir sistem, Bildiğimiz evren' de bu sistemin birimlerinden yazılımlarından biri. O dahi kimbilir nelerin etkisi yahut katkısı ile var edilmiş bilinmez. Bu yazılımı yapanın da ilmi sonsuz çünkü.
Neyse biz Dünyamıza dönelim. Dünyadaki bizim bulunduğumuz boyut itibarıyla yaşam enerjimiz güneşin ürettiği enerjiye bağlıdır. Buna Can diyoruz. Bitki, hayvan ve insan bu enerji ile oluşur. Doğar, büyür, yaşamak için, soyunu devam ettirmek için savaşır. Çoğalır yaşlanır ve ölür. Ölüm dediğimiz şey biyolojik bedenimizin yaşam enerjisini kullanamaz hale gelmesi yani enerjisinin kesilmesi olayıdır. Bir motorun şalterinin kapatılması eylemi gibi. bunun sonucuda beden hangi maddelerden elementlerden oluşmuşsa ona dönüşür. Çünkü bedenin hücresel yapısını bir arada tutan beynimizin ürettiği bio enerjide artık üretilmemektedir.
Gördünüzmü insanı nerelere getirdim. Daha nerelere getireceğimi takip ederseniz görürsünüz. Peki diyeceksiniz mutluluğu buldunmu bari. Bana göre evet buldum ve yaşıyorum. Hamdolsun şükürler olsun.
Tekrar görüşmek üzere. Her şey gönlünüzce olsun.
MUTLULUK - 2 -
Ne diyordum? Evet. Biraz moralim bozulsa da pes etmedim. Mutlu olmayı huzuru mutlaka bulacaktım.
Araştırmalarım geliştikçe İnsan kavramında da somut bazı sonuçlar elde etmeye başladım. Çıkan sonuçları üç temel başlık altında topladım.
Aslında bunları hepimiz biliyoruz. Tıpkı Otomobili, uçağı gemileri, bilgisayarı bildiğimiz gibi. Ama işte bilmek yetmiyor. Kullanmayı öğrenmek gerekiyor. Neyse konuyu dağıtmayayım. Bu başlıklar şöyle:
1 - Biyolojik bedenimiz. Madde boyutlu, Doğal yaşam içgüdü programlarıyla var olmuş, doğan, büyüyen, istek ve ihtiyaçları için savaşan, çoğalan, ihtiyarlayıp ölen bir bedenimiz var. Tüm diğer varlıklarla aynı şartlarda içgüdü, zeka, yetenek ve güçlere sahip biyolojik beden.
2 - Ruh bedenimiz. Sadece insanlara mahsus olup, onu sonsuz yaşama taşıyarak, madde boyutundan sonraki gideceği boyut şartlarına göre programlanmış, tıpkı ipek böceğinin koza içinde gelişmesi gibi gelişen enerji boyutlu bir beden. Enerji boyutlu diyorum çünkü. Maddenin sakınımı kanununa göre var olan madde yok olmaz, ancak enerjiye dönüşebilir. Onun için Ruh bedene enerji boyutlu dedim.
3 - Tüm bunların üzerinde, yani ikisini de kullanarak davranış sonuçlarını değerlendiren, düşünen, akıl yürüten, gelecek hakkında planlar ve hazırlıklar yapabilecek (boyutlar arası ölçekte) doğru ve yanlış kararlarını kendisi verip, duygu dediğimiz doğrunun sonucu olan tatmin ile sevinip, yanlışlığının sonucundaki eksikliğine üzülen gerçek ben. Gerçek insan. Nasıldır, neye benzer henüz bulamadım.
İnsana ait bu özellikler somutlaştıktan sonra mutluluğun ve huzurun asıl kaynağının bu sonuncuda oluştuğunu tespit ettim. Kişi hangi boyut bedenini kullanıyorsa, bulunduğu boyutun şartları doğrultusunda ne kadar iyi kullanabiliyorsa mutluluk ve huzuru aynı seviyede yaşayacağı sonucuna vardım. Örneğin siz iyi araba kullandığınızı düşünebilirsiniz Türkiye'de, ancak İngiltere'ye gittiğinizde bocalarsınız. Araç aynı olsa da kurallar değişmiştir. Orada mutlu olabilmek için oranın kurallarını öğrenmek ve davranmak zorundasınızdır. Aksi halde mutsuzluğu yaşarsınız.
Görüyorsunuz değil mi, mutluluğu huzuru yakalayabilmek için neler yaptığımı? Bundan sonrakinde birinci maddeyi genişleteceğim. Takılın bana, pişman olmazsınız.
Araştırmalarım geliştikçe İnsan kavramında da somut bazı sonuçlar elde etmeye başladım. Çıkan sonuçları üç temel başlık altında topladım.
Aslında bunları hepimiz biliyoruz. Tıpkı Otomobili, uçağı gemileri, bilgisayarı bildiğimiz gibi. Ama işte bilmek yetmiyor. Kullanmayı öğrenmek gerekiyor. Neyse konuyu dağıtmayayım. Bu başlıklar şöyle:
1 - Biyolojik bedenimiz. Madde boyutlu, Doğal yaşam içgüdü programlarıyla var olmuş, doğan, büyüyen, istek ve ihtiyaçları için savaşan, çoğalan, ihtiyarlayıp ölen bir bedenimiz var. Tüm diğer varlıklarla aynı şartlarda içgüdü, zeka, yetenek ve güçlere sahip biyolojik beden.
2 - Ruh bedenimiz. Sadece insanlara mahsus olup, onu sonsuz yaşama taşıyarak, madde boyutundan sonraki gideceği boyut şartlarına göre programlanmış, tıpkı ipek böceğinin koza içinde gelişmesi gibi gelişen enerji boyutlu bir beden. Enerji boyutlu diyorum çünkü. Maddenin sakınımı kanununa göre var olan madde yok olmaz, ancak enerjiye dönüşebilir. Onun için Ruh bedene enerji boyutlu dedim.
3 - Tüm bunların üzerinde, yani ikisini de kullanarak davranış sonuçlarını değerlendiren, düşünen, akıl yürüten, gelecek hakkında planlar ve hazırlıklar yapabilecek (boyutlar arası ölçekte) doğru ve yanlış kararlarını kendisi verip, duygu dediğimiz doğrunun sonucu olan tatmin ile sevinip, yanlışlığının sonucundaki eksikliğine üzülen gerçek ben. Gerçek insan. Nasıldır, neye benzer henüz bulamadım.
İnsana ait bu özellikler somutlaştıktan sonra mutluluğun ve huzurun asıl kaynağının bu sonuncuda oluştuğunu tespit ettim. Kişi hangi boyut bedenini kullanıyorsa, bulunduğu boyutun şartları doğrultusunda ne kadar iyi kullanabiliyorsa mutluluk ve huzuru aynı seviyede yaşayacağı sonucuna vardım. Örneğin siz iyi araba kullandığınızı düşünebilirsiniz Türkiye'de, ancak İngiltere'ye gittiğinizde bocalarsınız. Araç aynı olsa da kurallar değişmiştir. Orada mutlu olabilmek için oranın kurallarını öğrenmek ve davranmak zorundasınızdır. Aksi halde mutsuzluğu yaşarsınız.
Görüyorsunuz değil mi, mutluluğu huzuru yakalayabilmek için neler yaptığımı? Bundan sonrakinde birinci maddeyi genişleteceğim. Takılın bana, pişman olmazsınız.
MUTLULUK - 1 -
Bir zamanlar nasıl mutlu olunur, huzur nerededir diye araştırma yapardım. Psikoloji kitapları, bilimsel makaleler, terapiler, tavsiyeler. Neler yapmadım ki. Ama illa istiyordum. Yıllar sürdü. Aradım. Neden sonra çok önemli bir konuyu atladığımı fark ettim. Ben bir İnsandım. İnsanın ne olduğunu öğrenmeden beklentilere geçtiğimi gördüm. Tıpkı araban var içine girip oturuyorsun ama kullanmayı bilmiyorsun. Sonrada şuraya gitmek istiyorum, buraya da istiyorum diyorsun. Gidemeyince de mutsuz oluyorsun.
Mutluluk problemini bu safhaya getirdikten sonra "insan" denilen canlıyı araştırdım. Evrimini, genetiğini, hormonsal faaliyetlerini, Beyin'in işleyiş sistemini, etkileyen faktörler neler neler. İnanın iyice kafayı takmıştım. Hala da öyleyim ya. Müzikle beynin dinlendirilmesinden tutunda, Hafızayı güçlendirmek, algılamayı arttırmak, zihni aktiviteyi yükseltmek için neler yenmesi gerektiği, Beynin bio enerjisinin artması, yenilenmesi için bedenin osmoz faaliyetinden yararlanma, meditasyon, Konsantrasyon ... tüm bunlar ve bunlar gibi konularla ilgili bir sürü bilgi edindim.
Yetmedi. İnsanın sadece biyolojik beden olmadığına göre Ruh ve bilinç özelliklerine yöneldim. Ruh bilim ve parapsikoloji konularını araştırdım. İnanır mısınız Psikokinetik enerji deneyi için bir zamanlar geceleri saatler harcamıştım, cam kasedeki suda yüzen iğneyi hareket ettirmek için. Etrafımdakiler kafayı yedi diyorlardı.
Yetmedi. Din kavramını incelemeye aldım. Kur'anı, Kitab-ı Mukaddesi defalarca okudum. Ondan sonra zaten Tasavvufa merak sardım ya.
Yetmedi Uzay, Galaxiler, güneş sistemi, dünya hakkında bilgi aradım.
Fazla sıkmayayım sonuçta inanın üzüldüm. Tüm evrenin benim yani İnsanın etrafında dönüyor, hepsi bizim için yaratıldı zannederken, Evrenin sonsuz derinliğinde milyarlarca galaksiden Samanyolu’nun ücra bir köşesindeki küçük bir yıldız olan güneşin yaşlı bir gezegenindeki elektro mikroskopla bile görünemeyecek kadar küçücük bir yaratık olarak buldum kendimi. Moralim bozuldu.
Durun moralim düzelsin biraz devam edeceğim.
Mutluluk problemini bu safhaya getirdikten sonra "insan" denilen canlıyı araştırdım. Evrimini, genetiğini, hormonsal faaliyetlerini, Beyin'in işleyiş sistemini, etkileyen faktörler neler neler. İnanın iyice kafayı takmıştım. Hala da öyleyim ya. Müzikle beynin dinlendirilmesinden tutunda, Hafızayı güçlendirmek, algılamayı arttırmak, zihni aktiviteyi yükseltmek için neler yenmesi gerektiği, Beynin bio enerjisinin artması, yenilenmesi için bedenin osmoz faaliyetinden yararlanma, meditasyon, Konsantrasyon ... tüm bunlar ve bunlar gibi konularla ilgili bir sürü bilgi edindim.
Yetmedi. İnsanın sadece biyolojik beden olmadığına göre Ruh ve bilinç özelliklerine yöneldim. Ruh bilim ve parapsikoloji konularını araştırdım. İnanır mısınız Psikokinetik enerji deneyi için bir zamanlar geceleri saatler harcamıştım, cam kasedeki suda yüzen iğneyi hareket ettirmek için. Etrafımdakiler kafayı yedi diyorlardı.
Yetmedi. Din kavramını incelemeye aldım. Kur'anı, Kitab-ı Mukaddesi defalarca okudum. Ondan sonra zaten Tasavvufa merak sardım ya.
Yetmedi Uzay, Galaxiler, güneş sistemi, dünya hakkında bilgi aradım.
Fazla sıkmayayım sonuçta inanın üzüldüm. Tüm evrenin benim yani İnsanın etrafında dönüyor, hepsi bizim için yaratıldı zannederken, Evrenin sonsuz derinliğinde milyarlarca galaksiden Samanyolu’nun ücra bir köşesindeki küçük bir yıldız olan güneşin yaşlı bir gezegenindeki elektro mikroskopla bile görünemeyecek kadar küçücük bir yaratık olarak buldum kendimi. Moralim bozuldu.
Durun moralim düzelsin biraz devam edeceğim.
27 Nisan 2008 Pazar
SEVGİYİ TANIMAK
Sevgi kelimesini hepimiz bilir ve kullanırız. Anlamını kendimize göre yapar, öyle de inanırız. Tuhaf olan taraf, bizim bu tarifimizi herkes bilsin, kabul etsin ve uygulasın isteriz. Hatta bunun için bazen zorlarız.
Üniversite yıllarımda yaşadığım bir olay, sevgi kavramına bakış açımı değiştirmişti. Bunu sizlerle paylaşmak istedim. Belki sizlerin de sevgi kavramınıza değişik bir boyut getirebilir.
İktisat ikinci sınıfta idim. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım vardı. Her an onunla olmak, ondan hiç ayrılmamak isterdim. O İşletme de olduğu için derse gitmek bana acı veriyordu. Hani bugünkü gibi cep telefonlarımız olsaydı herhalde derste bile sohbet edebilirdik. Neyse arkadaşlığımız uzunca bir süre güzel devam etti. Ta o okul gezisine kadar.
Bir okul gezisine katılmıştık. Uludağ'da Kirazlı yayla'da piknik yapacaktık. Ne hayaller kurmuştum. Elele tutuşup kırlarda koşuşturacaktım. Kayaların tepesine birlikte oturup hayaller kuracaktık. O ağacın dibinde otururken ben onun dizlerine başımı koyup... anlayın işte, romantik bir havaya girmiştim. Ertesi gün olduğunda neşe içinde alana geldik. Ben hemen hadi biz gezelim dedim. O hayır bugün arkadaşlarla beraber olacağız. Bazı eğlenceler düzenledik sende gel dedi…..! Bana... Sevdiği adama... Çok bozulmuştum. Çok kızmıştım. “Bizde aynı. Arkadaşlarlayız, fırsat bulursan gel” deyip oradan uzaklaştım. Bir mazeret uydurarak şehre dönen bir arabayla geri döndüm. Tamam diyordum işte gerçek yüzünü gördük. Sever gibi davranıp bizi kullanmış. Sırf hoş vakit geçirmek için, can sıkıntısından kurtulmak için benimle olmuş. Neler düşünmedim ki. O hırsla nereye gittiğimi bilmeden. Mudanya arabasına binmişim.
Mudanya'yı bilir misiniz bilmem. Çıkışında Arnavut köy diye küçük bir koyu vardır. Üst kısmı denizden 80- 90 metre yukarıda bir tepe vardır. Oraya gitmeye karar verdim. Tepeye ulaştığımda tuhaf bir durumla karşılaştım. Biraz yaşlı, buruşuk pardösü ve fötr şapkalı bir adam vardı. Tuhaf olan martıların durumu idi. Adam elindeki poşetten bir balık alıp havaya kaldırıyor, martılarda onu kapma yarışına giriyorlardı. Sanki birlikte oyun oynuyorlardı. Bir tanesi omuzun da, bir tanesi başında, gerisi de havada çığlık çığlığa oynuyorlardı. Ben yaklaşınca martılar uzaklaşmaya başladılar. Adam bana dönüp "yavaş ol hareket etme" dedi. Elindeki torbadan birkaç balık alıp havaya savurdu. Martıların onları havada kapmalarını gülümseyerek izledi. Bu sanki bir işaretmiş gibi Martılar uzaklaştılar.
Adam gülümseyerek gelip yanıma oturdu. Cebinden çıkardığı su şişesiyle ellerini yıkarken, sanki beni daha önce tanıyormuş gibi "Merhaba, hoş geldin" dedi. "Ne o, suratın mahkeme duvarı gibi olmuş. Kız meselesi mi?" Hiç sesimi çıkarmadım. Ama kızmıştım. Beni hiç umursamadan konuşmaya devam ediyordu. "Bilirim o duyguyu. Ben de yaşadım". Dayanamadım "seni bu hale o mu getirdi" diye alaycı bir şekilde konuştum. Zaten çatmaya adam arıyordum... Adam eğilip yüzüme, gözlerime baktı. "Çok mu seviyordun?" cevap vermedim. "Seni ilgilendirmez" diyecektim demedim. Artık kimseyi sevebileceğime de inanmıyordum. Konuşmak bile istemiyordum.
Adam başını çevirip gözlerini denize diktikten sonra; "Evlat sen onu sevmemişsin. Hoşlanmışsın, beğenmişsin, ama sevmemişsin" dedi. Sevmek başka nasıl olurdu ki. Adam mırıldanarak devam ediyordu. "Sevmek sevilene tabi olmaktır. Onun için yaşamak, onun için nefes almak, Onun kendisini alıp sahiplenmesini, hissetmek demektir. Birisini seviyorum dediğin zaman onun gibi düşünen, onun gibi gören, onun gibi değerlendiren kişi olursun. Sana karşılık vermesini değil seni kullanmasını istersin. Sen ise onun sana ait olmasını istiyorsun, seninle olmasını, sana, senin istediğin gibi davranmasını bekliyorsun. Kendi egon yüzünden onun da bir kişiliği, iradesi, tercihleri olacağı hiç aklına gelmiyor. Sen ona sahip olmak, ondan faydalanmak istiyorsun. Bunun adı sevgi değil hoşlanmak, beğenmektir. Unutma sevmek sevdiğine teslim olmak, hoşlanmak, beğenmek ise teslim almaktır. Şimdi git ona olan duygularını yeniden bir değerlendir. Doğru karar vermemen hem kendini hem de sana değer verenleri üzer. Sana da onlara da yazık olur."
Adam kalkıp yavaşça oradan uzaklaştığında, ben yerimden kalkamamıştım bile. Kafam allak bullak olmuştu. Bende yavaşça kalkıp dönüş yolunu tuttum. Ama artık sakindim. Sevgiyi tanıyordum. Daha şimdiden onun sıcaklığını hissediyordum. İşte sevgiyle böyle tanıştık.
İnsanın bazı güzel şeyleri idrak edebilmesi için illaki acı çekmesi mi gerekiyor acaba?
Her şey gönlünüzce olsun.
Üniversite yıllarımda yaşadığım bir olay, sevgi kavramına bakış açımı değiştirmişti. Bunu sizlerle paylaşmak istedim. Belki sizlerin de sevgi kavramınıza değişik bir boyut getirebilir.
İktisat ikinci sınıfta idim. Çok sevdiğim bir kız arkadaşım vardı. Her an onunla olmak, ondan hiç ayrılmamak isterdim. O İşletme de olduğu için derse gitmek bana acı veriyordu. Hani bugünkü gibi cep telefonlarımız olsaydı herhalde derste bile sohbet edebilirdik. Neyse arkadaşlığımız uzunca bir süre güzel devam etti. Ta o okul gezisine kadar.
Bir okul gezisine katılmıştık. Uludağ'da Kirazlı yayla'da piknik yapacaktık. Ne hayaller kurmuştum. Elele tutuşup kırlarda koşuşturacaktım. Kayaların tepesine birlikte oturup hayaller kuracaktık. O ağacın dibinde otururken ben onun dizlerine başımı koyup... anlayın işte, romantik bir havaya girmiştim. Ertesi gün olduğunda neşe içinde alana geldik. Ben hemen hadi biz gezelim dedim. O hayır bugün arkadaşlarla beraber olacağız. Bazı eğlenceler düzenledik sende gel dedi…..! Bana... Sevdiği adama... Çok bozulmuştum. Çok kızmıştım. “Bizde aynı. Arkadaşlarlayız, fırsat bulursan gel” deyip oradan uzaklaştım. Bir mazeret uydurarak şehre dönen bir arabayla geri döndüm. Tamam diyordum işte gerçek yüzünü gördük. Sever gibi davranıp bizi kullanmış. Sırf hoş vakit geçirmek için, can sıkıntısından kurtulmak için benimle olmuş. Neler düşünmedim ki. O hırsla nereye gittiğimi bilmeden. Mudanya arabasına binmişim.
Mudanya'yı bilir misiniz bilmem. Çıkışında Arnavut köy diye küçük bir koyu vardır. Üst kısmı denizden 80- 90 metre yukarıda bir tepe vardır. Oraya gitmeye karar verdim. Tepeye ulaştığımda tuhaf bir durumla karşılaştım. Biraz yaşlı, buruşuk pardösü ve fötr şapkalı bir adam vardı. Tuhaf olan martıların durumu idi. Adam elindeki poşetten bir balık alıp havaya kaldırıyor, martılarda onu kapma yarışına giriyorlardı. Sanki birlikte oyun oynuyorlardı. Bir tanesi omuzun da, bir tanesi başında, gerisi de havada çığlık çığlığa oynuyorlardı. Ben yaklaşınca martılar uzaklaşmaya başladılar. Adam bana dönüp "yavaş ol hareket etme" dedi. Elindeki torbadan birkaç balık alıp havaya savurdu. Martıların onları havada kapmalarını gülümseyerek izledi. Bu sanki bir işaretmiş gibi Martılar uzaklaştılar.
Adam gülümseyerek gelip yanıma oturdu. Cebinden çıkardığı su şişesiyle ellerini yıkarken, sanki beni daha önce tanıyormuş gibi "Merhaba, hoş geldin" dedi. "Ne o, suratın mahkeme duvarı gibi olmuş. Kız meselesi mi?" Hiç sesimi çıkarmadım. Ama kızmıştım. Beni hiç umursamadan konuşmaya devam ediyordu. "Bilirim o duyguyu. Ben de yaşadım". Dayanamadım "seni bu hale o mu getirdi" diye alaycı bir şekilde konuştum. Zaten çatmaya adam arıyordum... Adam eğilip yüzüme, gözlerime baktı. "Çok mu seviyordun?" cevap vermedim. "Seni ilgilendirmez" diyecektim demedim. Artık kimseyi sevebileceğime de inanmıyordum. Konuşmak bile istemiyordum.
Adam başını çevirip gözlerini denize diktikten sonra; "Evlat sen onu sevmemişsin. Hoşlanmışsın, beğenmişsin, ama sevmemişsin" dedi. Sevmek başka nasıl olurdu ki. Adam mırıldanarak devam ediyordu. "Sevmek sevilene tabi olmaktır. Onun için yaşamak, onun için nefes almak, Onun kendisini alıp sahiplenmesini, hissetmek demektir. Birisini seviyorum dediğin zaman onun gibi düşünen, onun gibi gören, onun gibi değerlendiren kişi olursun. Sana karşılık vermesini değil seni kullanmasını istersin. Sen ise onun sana ait olmasını istiyorsun, seninle olmasını, sana, senin istediğin gibi davranmasını bekliyorsun. Kendi egon yüzünden onun da bir kişiliği, iradesi, tercihleri olacağı hiç aklına gelmiyor. Sen ona sahip olmak, ondan faydalanmak istiyorsun. Bunun adı sevgi değil hoşlanmak, beğenmektir. Unutma sevmek sevdiğine teslim olmak, hoşlanmak, beğenmek ise teslim almaktır. Şimdi git ona olan duygularını yeniden bir değerlendir. Doğru karar vermemen hem kendini hem de sana değer verenleri üzer. Sana da onlara da yazık olur."
Adam kalkıp yavaşça oradan uzaklaştığında, ben yerimden kalkamamıştım bile. Kafam allak bullak olmuştu. Bende yavaşça kalkıp dönüş yolunu tuttum. Ama artık sakindim. Sevgiyi tanıyordum. Daha şimdiden onun sıcaklığını hissediyordum. İşte sevgiyle böyle tanıştık.
İnsanın bazı güzel şeyleri idrak edebilmesi için illaki acı çekmesi mi gerekiyor acaba?
Her şey gönlünüzce olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
