insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Nisan 2012 Pazar

BİLGİSAYAR – İNSAN - AHİRET


Bir bilgisayarın iç yapısı, bir insanın anatomisiyle çok ciddi benzerlikler gösterir. Her ne kadar standart bir ev bilgisayarı, bir insan bedeninin yerini tutacak kadar karmaşık değilse de, içerik olarak en önemli kısımları ismen biliriz. Ana kart, harddisk, işlemci, ram. Tüm bu kavramlar, insan bedeninde bedensel ve zihinsel bir işlevin karşılığını bilgisayara yansıtır. Biraz açalım.

İlk durak anakart. “Motherboard” terimi, makine içerisindeki gerekli olan tüm parçaların, en uygun ve doğru yerlere entegre edilerek aralarında bağlantı kurdukları merkezi devreler ünitesidir. Bu şekliyle bir insanın bedenini anakarta benzetebiliriz. Fiziksel olarak ne kadar sağlıklı iseniz, anakartınız da o kadar etkili olacaktır.

Sırada işlemci var. “CPU”, sıklıkla değişim gösteren, yer gün bir yenisi çıkan, “Pentium, çift çekirdek” gibi tanımları bilmemizi sağlayan parça. Biz ona beyin diyelim. Bir bilgisayarın işlemcisini değiştirmek, bilgisayarı komple değiştirmekle eşdeğerdir. Aynı mantıkta insanda da beyin transferi olmuyor zaten. Yani bedeniniz beyninizi ilk aldığı şekliyle kullanır.

Harddisk, nam-ı değer “ROM”. Tek kelimeyle karşılığını verirsek, “hafıza” diyelim. Ömrü hayatınız boyunca yaşadığınız, deneyimlediğiniz her şey, en ufak bir detay bile atlanmadan bu önemli birime kaydedilir. Birim diyorum gerçi ama; her ne kadar bir bilgisayarda harddisk elle tutulur bir parça olsa da, bir insan için hafıza mekanizması bu kadar sabit bir maddesellik içermez. Bu konuya ileride tekrar döneceğim.

Şimdi biraz da önbellekten bahsedelim. RAM, harddisk’imizin öncü kuvvetleri… Ram bilgisayarımızın sık kullanılan bilgilerinin olduğu kısımdır. Geçicidir. Ama varlığının sebebi, sık ihtiyaç duyduğumuz bir bilginin, hafızanın derinliklerine gömülmüş bir anıyla aynı kefeye konmaması; ve bu vesileyle yaşamsal işlevi yavaşlatmamasıdır.

Ancak ram acımasızdır. İnsan bir bilgiyi ne kadar sık kullanırsa kullansın, eğer hafızaya kaydetmeden ilgi dağılmışsa, artık o bilgi yok demektir. Hatta, saatlerce ders çalıştığını iddia eden bir öğrencinin sınavda zayıf not almasının gerekçesi de tastamam bu yüzdendir.

Bunun dışında da yazılımsal ve donanımsal destek birimleri mevcuttur. Birkaç kısa örnek verelim.

Monitör + Hoparlör + Klavye + Mouse => 5 Duyu + Uzuvlar.

İnternet Bağlantısı => Sosyal İletişim.

Ofis Programları => Eğitim + Öğretim.

Disk Temizleme => Uyku.

Yan Programlar => Yetenekler.

Virüs Koruma => İdrak ve Kabulleniş (Harddisk ile bağlantılı).

Şimdi harddisk ve virüs koruma konularını biraz daha derinlemesine konuşalım. Önceden yazdığım gibi elle tutulur bir hafıza organı ya da parçası yoktur insanın. Eğer hafıza, sadece bu dünyada kullanılarak, veriler, “Güç” düğmemiz kapatıldığında yok olacak tarzda tasarlanmış olsaydı; o zaman, “İşte, beyindeki tüm hafızamız budur.” diye gösterebileceğimiz bir et parçası olması gerekirdi. Ama onun yerine, aşırı karmaşık ağ sistemleriyle bezenmiş bir gizem yığını var. Bunun çok önemli bir sebebi var tabii…

Bu dünyada hafızamıza giren tüm bilgiler, öldükten sonra da kullanılmak üzere, ruh dediğimiz enerji kaynağına da yüklenir. Bu sayede, ölüm ötesi bir hayatta insanın gücünden bahsedebilir zaten. Ancak her çifte yükleme gibi bu durumun da bir ikilemi vardır. Hard diskinize kaydetmiş olduğunuz bir bilgiyi, değiştirmeyi, silmeyi ya da kopyalamayı düşünürseniz, bunu yapmak için bir bilgisayara ihtiyaç duyarsınız.

Eğer bilgisayarınız elinizden alınmışsa, ve siz de, ruh tabanlı astral belleğinizle yeni evinize varmışsanız, o bilgi doğru ya da yanlış; artık sizin bir parçanız olmuştur.

Eğer kaydınız doğru ve faydalıysa, ne mutlu size… O bilgi sizin için bir cennet ülkesi haritası gibidir. Yok eğer kaydınız yanlış ve zararlıysa; tahmin edersiniz ki, sistem sürekli hata verecektir.

Elbette bir de virüs koruma programlarımız var. Yani idrakimiz… Dünyada iken hafızamıza aldığımız bilgilere gerçekten inanıyor muyuz? Onları hayatımıza geçiriyor muyuz? Yoksa sadece toplumsal bir sürükleniş yüzünden mi tüm bunlar oluyor? İşte bu noktada virüs koruma programınız devreye giriyor.

Sizin için doğru olduğuna inandığınız bir kavramı eğer idrak etmiş ve yaşamınıza sokmuşsanız, o klasör artık koruma altında olacaktır. Bilgisayarınız kapansa bile, elinizdeki astral harddiskiniz o bilgiye yöneltilecek tüm saldırıları önleyecektir. Kaldı ki, ölüm ötesinden bahsediyoruz. Kabir… Berzah… Kıyamet… Saldırı olacak yani, orası kesin.

Biliyoruz ki, insanların ahirette de seviyeleri farklı farklıdır. İşte bu farklılıklar insanın veri gücü neticesinde ortaya çıkıyor. Koruma altına aldığınız dosyalarınız, sizi güçlü kılacak veriler taşıyorsa, eninde sonunda huzurlu ve güçlü bir dünyaya adım atarsınız.

Ancak unutulmaması gereken bir incelik daha var ki, orta halli bir bilgisayar kullanıcısı bile bunun farkındadır. Ne kadar kalın güvenlik duvarları ve ne kadar kuvvetli virüs korumalar kullansak da, o dosyalara ulaşabilen hackerler olabilir. Ve şeytan oldukça bilgili bir hacker olarak tanınır. O yüzden ölmeden önce dosyalarınızın sağlam olduğundan emin olursanız, sizin için daha hayırlı olacaktır.

Doğru verilere ulaşmanız dileğiyle. Saygılar.



Fizik Öğrt. Özgür Akar. (İlham kaynağı A.Hulusi- Okyanus ötesinden.]

16 Şubat 2011 Çarşamba

“NEFS”, “BEN” OLGUSUNUN BİLİMSEL AÇIKLAMASI.

“NEFS”, “BEN” OLGUSUNUN BİLİMSEL AÇIKLAMASI.



Ben dediğim şey ne? Beni ne meydana getirir. Önce Ben kelimesi ile herkesin bildiği ve ortak olarak kullandığı “ben” den söz edelim.

Bu oluşmuş ben’dir. Oluşmuş ben daha spermle yumurtanın birleştiği anda başlayarak oluşan genetik verilerin daha sonra beyinin aldığı çeşitli astrolojik etkilerle de şekillenen özellikleri ve daha sonra da bedeni beyne yönelik istek ve arzularının taleplerinin beyin tarafından cevaplanması suretiyle oluşan ve kendini bu beden kabul eden bir ben meydana gelir.

Bu ben özellikle ikinci beyin tarafından oluşturulur. Bedenimizde ikinci bir beyin var. Son bilimsel araştırmalar tarafından açığa çıkarıldığı üzere bağırsaklarda milyonlarla veya yüz milyonlarla nöron tespit edildi. Beyin hücresi. Bu nöronlar bağırsaklarda üretilen bir kısım hormonları ve salgıları kimyasalları beyne yollayarak bedensel istek ve arzuları meydana getirir.

Ben yoruldum, ben yemek istiyorum, ben su istiyorum, ben acıktım, ben sex yapmak istiyorum gibi bütün bu istek ve arzular ikinci beyin diye bahsedilen The second brain diye tanımlanan, ki bu isimde İngilizce yazılmış ABD li çok ünlü bir Doktorun araştırma sonucu yazdığı bir kitap var. second brain ismiyle.

Bu ikinci beyin bu beyini kontrol ediyor. Doğduğun andan itibaren bu tamamıyla burayı ana beyni yani asıl beni kontrol altına almış olduğu için sen onun yönetiminde ve esaretinde dünyaya gelmiş durumda olduğun için de, onun seni yönettiğini hiç fark etmiyorsun, sen kendin bir şeyler yapıyorum zannediyorsun. Halbuki seni yöneten, sana ne yapacağını emreden bu ikinci beyin, bağırsaklardaki ikinci beyin.

Bu ikinci beyin ana beyinde şartlanmalara ve değer yargılarına göre kendi istek ve arzularını sana yaptırtıyor. Laf arasında buna tasavvufta nefsi emare denir. Emreden nefs. Emreden nefs diye bahsedilen nefsi emare işte bu karındaki veya diğer bir tabirle arz da ki ikinci beyin.

Sana kendini madde kabul ettirir ve sadece madde peşinde koşmayı emreder. Maddi zevklerini maddi arzularını tatmin için seni yaşatır. Hayvani değerlerini ortaya koydurur.

Eski düşünürler öyle demişler; insana hayvanı natık, düşünen hayvan demişlerdir. Veya gelişmiş hayvan demişlerdir. İşte o en gelişmiş hayvan tabiri, insanın bedenine aittir. Çünkü insan bedeni tamamen hayvansal özelliklerle yaşar. Bütün hayvanlarda ortak olan özelliklerle yaşar. Yeme içme, uyuma, sex yapma üreme vs. bunların hepsi, bütün hayvanların ortak tarafıdır.

İşte bu bağırsak beynindeki istek ve arzuların kaynağı, seni bulunduğun çevrenin şartlandırdığı şekilde, Şöyle otur, şöyle kalk, şöyle beraberliklerin olsun, şunları ye, bunları iç, bunları tüket vs. gibi. O şartlanmalara dayalı bir biçimde o ye der, o yemek istiyorum der, o sex istiyorum der, çevre şartlanması da onun isteğini nasıl oluşturacağını meydana getirir. Bu sistem sen de otomatik olarak çalışır. Bu otomatik olarak çalışan sistemi de sen “ben” lenirsin, ben böyle istiyorum dersin. Halbuki beyinde otomatik çalışan bir sistem.

Eğer herhangi bir şekilde; sen de ya tamam yiyorum, içiyorum sex yapıyorum, uyuyorum, bilmem ne yapıyorum falan bunların hepsi de hayvanlara ait özellikler. Yani benim insan kelimesi ile etiketlenecek yanım neresi. Ben neyim. Ben sadece yiyip içip, uyuyan ve bir süre sonra yok olacak olan bir hayvan mıyım sorusunu düşünmeye başlarsan işte bu ikinci beyin sende sultasını sürerken, hükümranlığını sürerken kaçamak olarak, gizli de saklı da kendini araştırma kapısını açar.

Bunun için de burada sana yol gösterici iki yol var. Ya sana bunun ötesini, anlatan bir takım zevata inanacaksın, inanmak zorundasın, çünkü bunun herhangi bir materyal olarak önüne getirilip konması, üstünde çalışman mümkün değil, soyut bir kavram. Ya da eğer 21. yy. başlarında dünyaya gelmişsen o zamanda bilimsel, kesin tespit edilmiş realitelere dayalı olarak düşünüp sorgulamaya başlayacaksın.

Kaynak; Ahmed Hulusi. Kuantum potansiyeli video

4 Ocak 2011 Salı

OSMANLIDA YAŞAM - 5 -

Günümüzde ütopya olarak görülen bir yaşam şeklini, çok değil birkaç yüzyıl önce fiilen yaşandığını biliyor muydunuz. Bu yaşam şekli Osmanlı döneminde yaşandı. Belki hala kırıntıları vardır, bilemiyorum. Osmanlı da yaşam konusunda araştırmacı yazar dostum Canmehmet küçük bir araştırma yapmış, bu bile insana, özlem dolu bir iç çektirmeye yetti. Bu yazı serisinde onun bu araştırmasını paylaşmak istiyorum. Kendisine tekrar teşekkür ediyorum.

OSMANLIDA İNSAN – MEKAN İLİŞKİSİ.


Osmanlı’yı zirveye taşıyan insan modeli Osmanlı mahallesinde yetişirdi. Osmanlı mahallesinde birbirini tanıyan, birbirini seven, bir-birlerinin yaşayışından, davranışından sorumlu olduklarına inanan ve dayanışma ruhunu mahalleye hâkim kılan insanlar yaşardı. Her mahallenin ortasında bir “mahalle mescidi”, mahallelerin merkezinde ise bir “merkez camii” olurdu. Evler camileri sevgi kuşağı gibi sarar, böylece cami, yani “Allah’ın evi” hayatın merkezine dönüşürdü.

Mahalleli vakit namazlarını mahalle mescidinde, Cuma namazlarını ise merkez camiinde kılmaya özen gösterirdi. Bu yolla mahalle içi dostlukları, mahalleler arası dostluğa dönüştürme fırsatı doğardı. Bu yüzden Osmanlı insanı, çağın insanına musallat olan depresyon ve panik atak gibi ruh hastalıklarından habersiz yaşardı.

Kadın ve erkek sohbet eşliğinde yüreklerini boşaltır, aynı metotla kendilerini ifade imkânı bulurlardı. Camilerin etrafında okullar, hamamlar, imaretler (fakirlere yiyecek giyecek dağıtılan, yolculara konaklama imkânı veren yerler), hastaneler ve dükkânlar yer alırdı. Genel olarak pazarlarda aynı çevrede kurulurdu.

Halk her ihtiyacını cami merkezli bir dünyadan karşılardı. Ayrıca bu çevredeki bakkal, kasap, terzi, ayakkabıcı gibi küçük esnafa ait dükkânlar da birer “sohbet merkezi” işlevi görürdü.

Osmanlı mahallesinin sakinleri zincirleme olarak birbirlerine kefildi.



Devam Edecek.

31 Ağustos 2010 Salı

EY İNSAN BAŞIBOŞ DEĞİLSİN..!


Varlık alemine baktığınızda uzaktan,
En üstün varlıktır diye görünüyor insan.
..
Allah’ta öyle diyor ya, eşref – i mahlukat,
Sanki, varlık aleminde sürüyor saltanat.
..
Geçmişine baktığımızda insanoğlunun,
Almamış zerresini sanki sorumluluğun.
..
Ne tanımak istemiş kendini yaratanı,
Ne koruyup kollamış çevresinde olanı.
..
Tesadüflerden oluşmuştur diyor aklınca,
Anlamazlıktan geliyor, çünkü mantıksızca.
..
Mesela iki tuğlayı görseniz üst üste,
Mutlaka birisi koymuştur dersiniz işte.
..
Tüm varlıklar sanki kendine özgü bir sistem,
Nasıl dersiniz varlık oluştu tesadüften.
..
İnsanı düşünün, bir kainat harikası,
Mümkün mü insanın tesadüften oluşması.
..
Her eserin mutlaka yapanı olacaktır,
Yapanı yok demek sadece mantıksızlıktır.
..
İşte insanın da bir dizayn edeni vardır,
Tüm varlığı yaratan ise kesin Allah’tır.
..
Şimdi düşünün siz, güzel bir eser yaptınız,
Sonra vazgeçip onu çöpe mi atarsınız.
..
Allah’ta insanı böyle en güzel yarattı,
Üstelik onun için özel alem yarattı.
..
Böyle bir eser nasıl başı boş bırakılır,
Böyle bir iddia varsa, nasıl bir mantıktır.
..
Yaratan öyle diyor; Sen başıboş değilsin, (1)
Vermese iradeyi söylesene sen nesin.
..
Tabi ki bunun bir sorumluluğu olacak,
Ödül de, ceza da karşılığını bulacak.(2)
..
Kabul etmese de insan sonsuz bir hayatı,
Yaşayacak çaresiz hak ettiği hayatı.
..
Aman dostum dikkat et, önderin Kur’an olsun,
Dilerim ki Allah’tan her şey gönlünce olsun.




(1) Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız? (Müminun/115)



(2) Halbuki Allah, gökleri ve yeri hak ile yarattı. Hem de herkese yaptığının karşılığı verilmek üzere, onlara asla haksızlık edilmez. (Casiye/22)


(1) Zira gökleri ve yeri hak ile yarattı. Sizi şekillendirdi ve şekillerinizi de güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır. (Tegabün/3)

13 Ağustos 2010 Cuma

VARLIK ALEMİ.

Algıladığımız her şeye, varlık diyoruz.

İyi ama bunu doğru biliyor muyuz?

Bunu işleyelim bugün, İsterseniz,

Akılcı olsun biraz diyeceksek eğer,

O zaman bir düzene koymamız gerek.

İslam açısından bakacağız olaya,

Çünkü bize lazım olan o gerçek.

Varlığı ayıralım isterseniz üçe,

Mesela zorunlu varlık diyelim ilkine.

Bir şeyin var olması,

Mutlaktır ki bir yapanı, yaratanı olması,

Hiçbir şey kendiliğinden oluşmaz,

Birazcık aklı olan bunu tartışmaz,

Öyle biri olmalı ki zatında,

İhtiyacı olmamalı bir başkasına,

İşte bu varlığa biz Allah diyoruz.

Aslında gerçektir incelersek eğer,

İnanmayan bile bunu itiraf eder.

Derler ki varlık aleminin,

Var oluşu Tesadüf,

Yani kendi tanrıları olmuştur,

İleri sürdükleri tesadüf.

İkincisine diyelim mümkün varlık.

Varlığı bir başkası tarafından,

Yapılmış, yaratılmış varlık.

Kendi başına var değildir.

Varlığı ancak yaratıcısına delildir.

Sonuncusu da aslında yok olan,

Yahut ta zannedilen varlık.

Karanlık dediğimiz şey buna örnektir.

Varlık alemi ise aydınlığa bedeldir.

Bilirsiniz her ışığın, bir kaynağı vardır.

Işığın yokluğu ise karanlıktır.

Varlık alemi dediğimiz budur,

Yani aydınlık olan alem, bu alemdir,

Her ışık gibi onunda kaynağı vardır,

Bu kaynak ise inandığımız Allah’tır.

Kuran böyle diyor Nur suresinde,

Varlık aleminin nuru Allah’tır.(1)

İşte insan vahye, peki derse eğer,

Varlık aleminin zirvesindedir,

Tabii kıymetini bilirse eğer.

Neyse konumuz burada hitam bulsun,

Cumanız mübarek, her şey gönlünüzce olsun.



(1) “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (nur/35)

16 Ekim 2008 Perşembe

İNSANIN YARATILIŞ MACERASI


Bir evrimdir tutturuluyor. Doğru, bir evrim var ancak ileri doğru mükemmele doğru değil; tam tersi geriye, bozuluma, doğru bir evrim. Bakın bence işin doğrusunu yazayım da, sonra neye inanacağınıza siz karar verin.

İnsan dediğimiz varlık yani biz, ilk yaratıldığında mükemmel olarak yaratılmış ve en üstün konumdaydık. (Çünkü ilk yaratılan Resulallah’ın nuru idi. Tüm yaratılanlar onun nurundan yaratılmıştır.) Bugünkü gibi sadece beş duyusu ile değil, basiret dediğimiz kalp gözü açık, eskilerin müşahede dediği diğer yakın boyutları da algılayabilecek yetenekteydik. Dolayısı ile hem akla, hem ruha sahip olan insan, yöneldiği her şeyin aslını idrak ediyor, yani kaynağının Allah olduğu idraki içinde dilediğince bir cennet hayatı sürebiliyordu. Henüz inanç kavramına gerek olmadığı için sorumluluk yoktu, dolayısıyla ibadetler falan da yoktu.

Ancak nefsine düşkün, aceleci ve bencil özellikleri de kendisinde olan insan, Yaratıcısının kendisine sunduğu özgürce yaşama, karar alabilme gücünü sistemin gereği gibi değil, nefsinin istekleri doğrultusunda kullanmaya yöneldi. Kendini bağımsız bir birey ve üstün görme güdüsü ile tüm vaktini ve ilgisini dünya ve kendi hayatına yöneltti. Giderek daha önce bizzat görebildiği fiilleri oluşturan sebepleri ve yaşam sürecinin ölüm ötesi aşamasını unuttu. Tıpkı hayvanlar gibi yaşamın sadece dünya boyutu olduğu zannını benimsedi. Çünkü hem beslenme zincirinin en üst basamağında yaratılmış, hem de kendisini engelleyecek bir neden kalmamıştı.
İşte zaman, çevre ve program gereği algılama düzeyi doğal olarak beş duyu seviyesine geriledi. Çünkü biyolojik beyindeki algılama sinir merkezlerinin, kullanılmazsa körelip kapanacağını düşünemedi. Artık fiilleri meydana getiren sebepleri bizzat görerek değil, aklını, zekasını, vehim hayal gücünü kullanarak çözme zorunda kaldı.

Algıladığı şeylerin aslını görerek idrak edebilme yeteneğini kaybederken vehim ve hayal yetenekleri gelişme gösterdi. Artık insan oğlunun tek rehberi akıl, hayal gücü, zeka yetenekleri haline geldi.

Fakat ne yazık ki bu, Allah’tan kopma ve uzaklaşma diyebileceğimiz sonucu meydana getirdi.Yani sadece madde boyutu ile sınırlı, son derece yetersiz algılama konumuna düştü. Halbuki madde evrenini meydana getiren yaşatan idame ettiren bir üst boyuttu. Üstelik ölüm değişiminden sonra yaşayacağı yer de orası olduğu halde bu gerçeği fark edebilmekten uzak kaldı. Eğer insan aklına onun Allah’tan gelme bir nimet ölçüsünde bakıp onu her an harekete geçirenin Allah olduğunu görseydi bu basiret içinde insanın dönüşü Allah’a olur, aklından ve diğer şeylerden bir bakıma koparak kendisinden alınan müşahedeye tekrar mazhar olabilirdi.
Ahmed Hulusi Üstadın dediği gibi artık sistemi okuyamayan insan bir nevi gözleri bağlı gibi son derece kısıtlı bir ortamda yaşamaya başladı.
Zaman geçtikçe problemlerini çözmek için kullandığı aklına dört elle sarıldı. Kendinden çıkıp yine kendine döndüğü için kendini daha özgür bağımsız ve güçlü hissetmeye başladı. Doğal olarak bu onda benlik duygusu, üstünlük duygusu yarattı. Çok inandığı güvendiği akıl yeteneği artık madde ötesinin verilerini değerlendiremediği sadece beş duyusu ile algılayabildiklerini kullanabildiği için ruhsal durumu giderek zayıfladı daha çok hata yapmaya başladı.

Artık Allah’ın cennet ve cehennemi cin ve insanlarla doldurma vaadinin gerçekleşmesi için gereken ortam oluşmuştu. Bir tarafta kullanmayı unutmuş olmasına rağmen son derece yetenekli, akıllı, zeki, ben diyip başka bir şey demeyen insan, diğer tarafta çok zeki ve nefsi çok güçlü dumansız ateşten (radyasyon ışını) yaratılmış cin.

Allah kendisinin halifesi olarak en güçlü ve en yetenekli olduğunu bildiği insana tabi olunmasını emretti. Fakat artık son derece basit, zayıf, çok kolay etkilenebilir hale gelmiş insana itaat etmek, onun üstünlüğünü tanımayı cin tayfasına ters geldi, kabul etmedi. Çünkü insanı diledikleri gibi yönlendirebiliyorlar, oyuncak gibi onlarla oynayabiliyorlardı.

İşte Allah, insanın salt aklına güvendiği için onun doğru yoldan sapacağını biliyordu. Çünkü insanın aklı vahyle desteklenmediği sürece sadece beş duyu dediğimiz duyu organlarımızla algıladığımız şeylere dayanarak çalışır. Yani somut verilerden başkasını kullanamaz. Basiret görüşü kapandığı için madde ötesi artık onun için soyut konuma düşmüştü. Bu bir yerde çok kapsamlı bir bilgisayarı, semt pazarında hesap makinesi olarak kullanmaya benzer.

Kaybetmiş gibi görünen insanı yeniden eski gücünü elde edebilmenin yolunu göstermek, öğretmek için peygamberlik sistemini devreye soktu. İnanç sistemi de böylece doğmuş oldu.

Artık gelişmek, üstün olmak isteyen insan Yaratıcının varlığını kabul edip benimsemek, gönderdiği uyarıcılara inanıp güvenerek gereken çalışmaları yaptıkları oranda istediklerine kavuşacaklardı. Kibire kapılanlar, İnanmayıp yapmayanlar veya inandıklarını zannederek yanlış yapanlar, ölüm ötesi yaşamda ikinci sınıf canlı olma konumuna düşeceklerdi ki, bu onlar için cehennemi bir hayat anlamına geliyordu. Bunu günümüzdeki insanla at, eşek, inek, koyun gibi kıyaslayabilirsiniz. Düşünsenize bir filin akıl ve idrak gücü olsaydı sahip olduğu güçle insana itaat edermiydi? İşin acıklı tarafı ölüm ötesinde de insanın akıl ve idrak melekesi olduğu halde, güçsüzlüğünden dolayı ikinci sınıf muamelesi gördüğünde duyacağı pişmanlık ve acıyı düşüne biliyor musunuz?

İnsanların bu güne kadarki bu yaratılış sürecini başından sonuna kadar incelersek yazdığımız bu senaryoyu destekleyecek beyanları bilgileri bulabiliriz. Ulaşabileceğimiz sonuç, günümüz insanının ilk yaratılış haline göre kıyaslanamayacak şekilde bozulmuş olduğudur. Zaten bunu Allah Resul’ü de açıkça beyan ediyor;

Hz. Ebu Hureyre R.A. anlatıyor: Resülullah (S.A.V.) buyurdular ki: "İyi hurmalar adilerinden ayıklandığı gibi siz de ayıklanacaksınız. İyileriniz gidecek, kötüleriniz kalacak. O devirde elinizden gelirse hemen ölün.”(Tabii bu intihar edin anlamına değil, bu şekilde yaşamaktansa, ölümün bile daha ehven olacağı anlamınadır.)

Ziyâd İbnu Lebîd R.A. anlatıyor: "Resülullah (S.A.V.)bir şey anlatarak: "İşte bu şey, ilmin gitme anlarında olur" buyurdu. Ben: "Ey Allah'ın Resûl’ü! Bizler Kurân’ı okur olduğumuz, evlatlarımıza da okuttuğumuz, evlatlarımız da kendi evlatlarına okutur olacakları halde ilim nasıl gider?" dedim. Resulallah; "Anasız kalasıca Ziyâd! Ben seni, Medine'nin en fakihlerinden biri bilirdim. Şu, Yahudi ve Hıristiyanlar, kitapları olan Tevrat ve İncil'i okudukları halde onların içinde bulunanlarla amel ediyorlar mı?" buyurdular.

Yeniden günümüze dönersek yukarıda yazılanlar gerçekleşmiş durumda olduğunu, insan oğlunun da 150-200 yıl önce kullanmaya başladığı elektrik enerjisini kullanarak geliştirdiği alet edavata bakıp kendini çok yükseklerde gördüğüne şahit oluyoruz. Hayalinde bir senaryo geliştirerek insanın tek hücreli canlılardan evrim geçire geçire bu günlere geldiğini düşünmek istiyor. Böylece şu an en üstün konumda olduğuna inanmak istiyor.

Bir an elektrik enerjisinin üretilemeyeceğini yani 150 – 200 yıl önceki zamanlarda olduğu gibi elektriksiz bir yaşamı düşünün. Hayal bile edemiyoruz değil mi? Halbuki elektrik enerjisini yaratan da O, insanın hizmetine sunan da O.

Bir an elektrik enerjisinin üretilemediğini düşünün. Ne bileyim, mesela uzayda birbirine çarparak parçalanmış galaksilerden yayılan ışınımlar dünyaya ulaştığında sanki bir süreliğine elektriğin oluşamadığını ancak biyolojik yaşamdaki kısmın kaldığını hayal edin. Tıpkı 200 yıl önceki zamanlardaki gibi. Ne hale gelir insanlık, teknoloji ve hayat?

Bunun olup olamayacağını bilemem ama, bildiğim şey insan oğlunun bugünkü hali bana ceviz kırmak için bir dal parçası kullanan maymunun kendini çok zeki ve müthiş zannetmesi ile eşdeğer anlama geliyor. Bana sorarsanız hiç riske girmeden Allah’a ve onun uyarılarına uymak için elimizden geleni yapalım derim; hani Hz Ali ile ilgili menkıbeyi duymuşsunuzdur;

Bir gün Hz. Ali Efendimiz, namaz kılmış giderken müşriklerden biriyle karşılaşır. Müşrik Hz. Ali’ye şöyle der:- Ya Ali! Şu sizin halinize bakıyorum da, Ahiret var diye namaz kılıyorsunuz, oruç tutuyorsunuz; Cennet var, Cehennem var diyorsunuz... Ben bunların hiç birine inanmıyorum. Hem aramızda ne fark var, sen de yaşıyorsun, ben de yaşıyorum. Sizin bu kadar çabanız nedir?

Hz. Ali cevap verir;- Ey Filan! Farz et ki, öldükten sonra dirilmek yok. Farz et ki senin dediğin gibi dirilmek yok. Senin dediğin çıkarsa, o zaman ben bu yaptıklarımdan ne kaybederim? Namaz kılmam, oruç tutmam imanım ve inancım gereği yaptığım, beni de rahatlatan ibadetlerimdir. Bundan dünyada hiçbir zarar görmüyorum. Ahirette bir zararım olur mu, ne dersin?Adam biraz düşündükten sonra;
- Hayır, olmaz. Der.
Hz. Ali o zaman;- Ya ahiret varsa! Ki var. O zaman ey filan, o zaman senin halin nice olur? Ömrünü puta tapmakla geçiren ihtiyar müşrik, uzun uzun, düşünmeye başlar. Sonunda Hz. Ali’ye dönerek;- Ya Ali! Evet ya varsa? Der! Ya sizin dediğiniz gibiyse! O vakit benim halim nice olur? der ve derhal iman eder.

Demem o ki vakit geçirmeden biz de bir şeyler yaparak hiç değilse kıyısından köşesinden tutunup kendimizi kurtaralım. Yoksa halimiz harap.

Allahın selamı ve muhabbeti herkesin üzerine olsun.

Her şey gönlünüzce olsun.
Kaynaklar:1 - El İbriz2 - Ahmed Hulusi'nin eserleri3 - Kütüb-ü Sitte (Hadisler)

6 Mayıs 2008 Salı

İNSANA BENZEMEK VEYA İNSAN OLMAK

Bugün insan kavramını ele alıp incelemek, genellikle hepimizin kullandığı İNSAN OLMAK kavramını yorumlamak istiyorum. Bu anlamda İnsan olmak demenin; bedensel olarak insana benzemek olmadığını kabul ediyorum.
İnsanın en önemli özelliği olan akıl faktörünü ön plana alırsak. Akıl; Olayları ele alış açısından derinliğine ve geniş açılı olarak algılama, sebep ve sonuçlarını tayin edebilme, ileriye dönük önlemler alabilme gücüdür. Bunun sayesinde yaptığı hatalardan sonuçlar çıkararak tekrarlamaması gibi, kendisine yönelik teklifleri de aynı şekilde değerlendirerek kendi menfaatlerini koruyup kollayabilme özelliğidir.
Yalnız burada akıl ile zeka genellikle karıştırılıyor. Halbuki zeka anlık algılamaları menfaatine yönelik değerlendirme demektir. Derinliğine değil yüzeyseldir. Zeka fotoğrafı görür, akıl hem fotoğrafı hem makineyi, hem çekeni hem de fotoğrafı oluşturan objeleri algılar, değerlendirir.
Şimdi biraz büyük ve çevresel düşünelim; İnsan aklının gereği olarak bugünün bilimsel gelişmeleri altında Kainatın; algılayabildiğimizin çok fevkinde bir derinlikte ve genişlikte sonsuz sayıda boyut ve katmanlardan meydana geldiğini biliyoruz. Onun da bir işleyiş sistemi olduğunu kabul etmemek akılsızlık olur. Son bulgulara göre Kainat; holografik özellik taşıyan bir şekilde, enerji tabanlı olarak birbirlerine dönüşüm şeklinde süregelen ve giden, bilinçli yaşam dediğimiz formatta bir hareketliliğin var olduğu bir kainattır. İnsan dediğimiz varlıkta kapasite olarak bir üst boyut veya başka bir kesite geçebilecek özellik ve formatta yaratılmış bir varlıktır. Algılayabildiğimiz bu kesit, İnsanın bir üst yaşam formunda, bilinç ve beden varlığını oluşturduğu, kısa bir an için bulunduğu bir kesittir. Diğerleri(Bitki, hayvan, tüm atomik varlıklar), varlık ve bilinçleri bu kesitle sınırlı olan varlıklardır. Bunlar bilimin ve aklın gereği olan gerçeklerdir. Birçoğu değiştirilmiş olsa da din olgusunun insana fark ettirmeye çalıştığı budur. Kainatı yaratan, sistemi kuran, programı yazan bir varlığın olması gerçeği, biz insan cinsini de bu sistemi algılayabilecek çözebilecek, kullanabilecek, en iyi şekilde kendisini sisteme entegre edebilecek yetenekte yarattığı yorumunu yaparak kabullenmekte, yine aklın gereğidir.
Şimdi kendimizi(haşa) O varlığın yerine koyup düşünelim. Yarattığımız kainatın bu kesiminde bir üst kesit veya boyuta geçebilecek kaabiliyette bir varlığı yaratmış kabul edelim. Bizi algılayabilecek, yaptığımız programı okuyabilecek, sistemin inceliklerini çözerek zorunlu olarak geçeceği üst boyutta kendi istediği şekilde bir yaşam sürebilecek bir varlık. Hem biyolojik olarak diğer canlılar gibi özellik ve yeteneklere sahip, hem de kendisininki dahil tüm diğer varlıkları da kendi istekleri doğrultusunda kullanabilen akıllı ve zeki bir canlı. Yani İnsan.
Yavaş yavaş kendimizi ve çevremizi okumaya başladık sanırım. Yaşadığımız ve algılayabildiğimiz bir dünya ve uzayın oluşturduğu atomik yapıda bir evren var. Bu atomik evren ise enerji tabanlı bir oluşum olduğunu da biliyoruz. Bu yüzden diyebiliyoruz ki evren; sınırlarını bilemediğimiz için sonsuz kabul ettiğimiz kainatın küçük bir kesiti. Bu kadar kapsamlı bir kainatın tesadüfler şeklinde oluşmayacağı ise zaten aklın gereği. Yani kainatı bir yaratan, onu programlayan, işleten, tasarruf eden bir varlığın mutlaka olması gerekir. O da Allah olarak adlandırdığımız varlık.
Dikkat edelim Tanrı veya ilah değil. Çünkü onlar insan zihninin yarattığı hayali varlıklardır. Onların yarattığı, ortaya koyduğu kendilerini işaret eden bir şey yoktur. Kainattaki her şey, bizim gibi YARATILMIŞTIR. Dolayısıyla Tanrı, İlah diye bir varlığın olabilmesi akıl dışıdır.Olmadığı için de tapılacak, saygılar sunulacak, hediyeler ikram edilecek tanrı, ilah yoktur. Bugün orijinal olmasa bile anlatılmaya çalışılan İslam dinine göre de ibadet adı altında yapılması zorunlu davranış şekillerinin bir tanrı veya ilahı memnun etmek, gönlünü almak, rızasını kazanmak için değil; Kendisinin bir sonraki yaşam boyutunda rahat ve huzuru için mutlaka gerekli özelliklerin bu yaşamında kazanabilme çalışmalarıdır.
İşte tüm bunları kavrayabilen, istemese bile zorunlu olarak geçeceği bir üst boyutu düşünerek kendini ona göre hazırlama gayreti içinde olan varlık aklını kullanıp geleceğini düşünebiliyor demektir ki, bu özelliğinden dolayı kendisine gerçek İNSAN adını veriyor; Bedensel olarak aynı özellik ve yeteneklere sahip olduğu halde, yaşamını sadece bu dünya yaşamıyla sınırlı kabul ederek, davranışlarını da bitki, hayvan adını verdiğimiz canlılar gibi hormonlarının dürtüleri ile davranan, içgüdüleri ile yaşayan varlığa da İNSANSI diyoruz. Aslında bunu ben değil, Ahmed Hulusi diyor. Ben de daha iyi ifade edemediğim için onun ifadesini benimsiyorum.
Bugünün dünyasında kendimizi ve birlikte yaşadığımız bireyleri, davranışlara bakarak İNSANSI bir yaşam formuna göre mi, yoksa gelecek yaşamını düşünüp araştırarak hazırlık yapan, eski tabirle insan-ı kamil yolunda olan İNSAN’ mı olduğunu algılayabiliriz.
Şöyle ki; Yapılan bir davranış, sarf edilen bir söz, hatta düşünce bazında; Amaç, sadece dünya yaşamına yönelik beklentiler içerisinde kalıyorsa, hayvansı zeka düzeyinde kalmış, görünüşte faydalı bile olsa sonuçları hesaplanmamış davranış türü olduğuna, yani insansı bir yaşam biçimine; Bunun aksi ise, yani sonuçları hem bu yaşamda, hem de sonraki yaşamında faydalanabileceği şekli hesaplayan kişi konumunda ise akıla dayalı insanca yaşamı benimsediğine karar verebiliriz.
Şimdilik burada kesiyorum. Selam ve saygılarımla, her şey gönlünüzce olsun.

29 Nisan 2008 Salı

BİLİNCİMİZ – 2 –

İnsanda bilinç olayı çok önemli olduğu için bu konuya biraz fazla eğilmek gerekiyor. Bilinç’ in bizim BEN liğimiz olduğunu söylemiştik. Organik bir yapısı olmayan beynimizin ürettiği, beyne giriş yapan veriler çerçevesinde şekillenen bir yapı. İşte asıl BEN dediğimiz olgu. Yeteneklerimizi yani bedeni ve ruhi yapımızdaki unsurları kullanabilen Ben.
En fazla zihin, hafıza, zeka, hayal, vehim. düşünce ve aklı kullanabilen bilincimiz; şayet ne olduğu ve nasıl kullanabileceğimizi öğrenmemişsek genellikle biyolojik bedenimizin programına tabi olur. Bu program ise bedenimizin hormonlarımızın aktifleşme ve pasifleşme durumuna göre otomatik tepki zincirinden oluşur. Eskiler buna “ nefs ” ismini vermişler. Biyolojik bedenin programına hayvani nefs, Ruh bedenimizin programına ruhani nefs olarak ikiye ayırmışlar. Bilincimiz ise bu her iki programı da kullanmayı başarabilen BEN dediğimiz kimliğimizdir. Bahsedildiği gibi kişi yaşarken bir şekilde bilinçle ilgili özelliklerini öğrenememiş, kullanabilme iradesini gösterememişse, otomatik olarak bedeninin ihtiyaçlarının tatmini yönünde hormonsal sisteme tabi olur. Sevinme, üzülme, kızma, acı duyma olgusu, beklentiler herşey, bedensel etkilenmeler doğrultusunda sabitlenir. Düşünme yeteneği, zeka, hayal hep bu ihtiyaçların en iyi şekilde temin ve tatmin doğrultusunda çalışmaya başlar. Ne pahasına olursa olsun bedensel ihtiyaçların en iyi en tatmin edici şekilde oluşması amaçlanır. Tıpkı insan dışındaki hayvansal yaşam da olduğu gibi. Yalnız insanın yaratılış yetenekleri diğerlerine göre çok fazla olduğu için, ihtiyaçlar da, güçler de o derece fazladır.
İnsani değerler dediğimiz değerlerin oluşumu için, bilincimizin farklı çalışabildiğini kabullenmek, öğrenmek gerekmektedir. Yani Bedenimize kimin patron olduğunu göstermemiz. Onu bilinç kontrolüne alabilmemiz gerekir. Aksi halde bilincimiz bedenin kontrolünde gelişimini sürdürdüğü takdirde yaşayan diğer canlılardan hiçbir farkımız kalmaz.
Hepimizin bildiği gibi evrende ki yaşam; Bir formattan başka bir formata, bir boyut veya katmandan başka bir boyut veya katmana geçiş şeklinde sonsuz olarak devam eden bir sistemdir. Yaşadığımız bu madde boyutu adını verdiğimiz boyutta, sadece insan beyninin ürettiği Ruh beden ve bilinci, bir üst boyut veya katmana geçiş yapabilecek özelliktedir. Bu geçiş kişinin isteğine bağlı değildir. Doğup ölmemiz nasıl bizim isteğimizle olmuyorsa, geçişte aynı şekilde otomatik olarak gerçekleşecektir.
Bunu neden yazdım. Bilincimizin özelliklerini bu yaşamda fark edersek, Akıl dediğimiz derinlikli düşünebilme ve ileriye dönük tahminlerde bulunabilme, plan ve hazırlık yapabilme gücünü, geleceğe yönelik uzun vadeli beklentilerimiz yönünde, menfeatlerimize uygun davranışta bulunabilme imkanına kavuşuruz. Bildiğiniz gibi beden kendi hormonsal ihtiyaçları konusunda, kendi isteği ile vazgeçme, zorluklara katlanma gibi şeylerden hoşlanmaz. Ancak ona patronun kim olduğunu, bedenin; bilincin hizmetine tahsis edilmiş bir araç, el ayak, göz kulak gibi bir organdan başka bir şey olmadığını gösterebilirsek, gelecekteki tehlikeleri fark edebilme sayesinde önlemleri de önceden alarak istediğimiz, arzu ettiğimiz bir yaşam sürme şansını bedenimizi kullanarak elde edebiliriz..
Bilinçlenmenin bu aşamasında Din devreye girer. Yalnız Din olgusuna bugünkü anlayışla yaklaşırsak sadece kendimizi kandırırız. Bugün bilimden uzaklaştırılmış mitolojik bir kavram gibi algılayıp takım tutar gibi Din tutarsak, bırakın geçeceğimiz boyutta bir faydasını görmeyi; Yaşadığımız Dünyada bile zarar görebiliriz.
Din; Kainat düzenidir. Sonsuz sayıda boyut ve katmanlardan meydana gelmiş, tespit edebildiklerimiz veya bilmediğimiz sonsuz sayıda alemlerin tamamının ismidir Din. Yaşamın sonsuz olduğunu, farklı aşamalarda, farklı boyutlarda boşluk bırakmadan devam edeceğini, bu nedenle de bir sonraki aşamada daha iyi şartlarda yaşayabilmek için bu yaşamda neler yapılabileceğini bize anlatmaya çalışır. Resul, Nebi dediğimiz insanlar, Bu sistemi yaratanın, yüksek beyin gücü ve algılama kapasitesi ile yarattığı, sistemi düzeni tüm aşamalarıyla algılayarak bize de fark ettirmeye, anlatmaya çalışan, öğreten, görevlendirilmiş kişilerdir. Onları, bir yaşam uzmanı, bir sistem uzmanı olarak düşünmemiz gerekir. Sistemin Anayasası niteliğindeki Kitabı ve onların söylemlerini, bugünün bilgileriyle çözmeye çalışıp yaşamımızı bir sonraki devreye hazırlık yapacak şekilde düzenlemeliyiz. Çünkü o devre neredeyse sonsuz bir dönemi kapsayacaktır. Yaşam şartları değişecek, Birlikte yaşayacağımız varlıklar değişecektir. Şu an o boyutu algılamıyor olabiliriz. Fakat bu onun olmadığı anlamına gelmiyor.
Hz. Ali’ nin söylediği gibi; kendisine “Ne o kadar sıkıntıya giriyorsun, ya öyle bir olgu yoksa boşuna uğraşmış olmayacak mısın” sorusuna “Peki ama ya varsa ve gerçekse ne olacak” hitabını bizde benimseyip yaşamımızı kendi kontrolümüze almayı öğrenmemiz gerekiyor.
Bütün bunlar, okuduğum eserlerden çıkardığım sonuçlardır. Yoksa çok bilmişlik, Alimlik gibi bir iddiam yoktur. Tabiî ki doğrusunu Allah bilir.
Her şeyin gönlünüze göre olması temennisiyle sevgi ve saygılar.

BİLİNCİMİZ – 1

İnsan olduğumuz halde, insanın ne olduğu konusunda fazla bir bilgimizin olmayışı ve bu konuyu neden hemen hemen hiç düşünmeyişimiz sizi de şaşırtmıyor mu? Gerçi herkes bir şeyler söylüyor. Ama öyle hale geldi ki Ruh ve bilinç kavramlarına inanmayanlar çoğalmaya başladı. İnsan denince görünüm olarak değerlendiriyoruz.. Biyolojik bedenimizi “insan” olarak kabul edip, başka bir vasfımızı yok farz ediyoruz. Ne kadar acı değil mi. Düşünmenin beyinde meydana geldiğini varsayıp, onu beyin’in hormonsal düzeyde bir fonksiyonu gibi görüyoruz. Tabii böyle olunca da davranışlarımıza yön verebilme gelecekle ilgili fikir üretebilme, plan yapabilme gibi yani BİLİNÇ dediğimiz en üst derecedeki KİMLİĞİMİZİ, gücümüzü kullanamıyoruz.
Eğitim sistemimize bakıldığında sadece biyolojik olarak bedenimizin işleyiş sistemini görüyoruz.. Bilinç ve Ruh la ilgili hiçbir öğreti yok. Psikolojik olarak etkilenmeleri ve onlarla ilgili konuları öğrenmeyi yeterli görüyoruz. Sanki bilinçli olarak bu konulara yaklaşılması yasaklanmış gibi gelmiyor mu size de? Hani hayvanat bahçesinde hayvanlara ait mekanlarda sınırlar vardır. Yine hayvan terbiyecilerinin ilgilendikleri hayvana koyduğu sınırlar vardır. O sınır aşılmaya kalkışıldığında sert önlemler, cezalar devreye girer. Bizi de sanki birileri terbiye ediyormuş gibi gelmiyor mu? Yok Ruh muş, yok bilinçmiş bunları öğrenmeyeceksin. Zaten öğrenecek bir şey de yok deniyor.
Halbuki dünya da ileri düzeyde olan birçok Devlet bu konu ile ilgili Üniversiteler ve araştırma merkezleri açıyor. Bu merkezlerden biri olan İngiltere Surrey Üniversitesi. Beyin ile ilgili çalışmaların birinde senkronize ateşlenme ve beyin elektro manyetik alanı (Bilinç alanı) teorisini geliştirdiler. Teori de kısaca uyarılan sinir hücresi bu elekromanyetik merkeze bir sinyal gönderiyor. Sinyal bu merkezden dalgasal bir şekilde diğer sinyallere otomatik olarak bağlanarak bütünleştiği tespit edilmiş durumda. Hatta bana kalırsa bu etkileşim diğer beyinlerden biri ile de ilgili ise yayınladığı enerji dalgaları ile diğer beyni bile etkilediği görüşündeyim. Düşünün, nazar dediğimiz olay bundan farklı bir olay değil. Hele son olarak suyunda etkilenen bir yapıya sahip olduğu Prof Tomato tarafından da ispatlandığı için, diğer beyinleri bırakın etkilemeyi, yapısını bile bozacak kadar da kuvvetli olabileceği görüşündeyim. Bildiğiniz gibi bedenimizin üçte ikisi sudan meydana gelmiştir.
Konuyu dağıtmayayım, bilim adamları arasında, bilincimizin beyindeki bu elektro manyetik alanda olabileceği fikri ağırlık kazanmış durumda. Biz insanı biyolojik bedeninden başka bir özelliği olmayan, düşünme ve davranış eylemleri beyinde hormonsal düzeyde gerçekleştiğini zannederken, batılı bilim adamları bilincin varlığını da geçmiş onun yeri ve işleyiş sistemini araştırıyor. İngiliz Prof. Mc. Fadden, Beyindeki bu elektro manyetik alanın tıpkı bir komuta merkezi gibi çalıştığı, davranış şekillerimizi oluşturan ilgili bölümlerdeki nöronları aktive eden, yahut pasifize eden bir merkez olduğunu, bu merkezin de aslında bizim kişisel irademizin ortaya ilk çıktığı yer olduğunu belirtiyor. Yani bilincimizin bu bölümün kendisi veya o alanda var olduğunu ileri sürüyor. Bir çok üniversitede Subliminal Vision Prof gibi programlarla bilinç düzeyinde eğitim, telkin, yerleşik bilgi depolama, zayıflama konularında oldukça da başarılılar. Şahsen kendim de kullanıyorum.
Bu konu önemli olması dolayısıyla bir yazı daha yazmayı düşünüyorum. Umarım düşünmeye meraklı beyinlere değişik bir soluk olabilirim.
Saygılar sevgiler. Her şey gönlünüzce olsun.

26 Nisan 2008 Cumartesi

EVRİM BİLMECESİ

Tüm zamanlarda popüler olan bir konu var, evrim teorisi. Bilim adamı değilim ama bir zamanlar kafa yorduğum konulardan olduğu için bir çok makale, yorum, gazete haberlerini takip ederek kendimce sonuçlar çıkarmaya çalışmıştım. Bu konu ile ilgilenenlere kolaylık olur diye yazayım dedim.
Darvin'in Teorisi olarak tanımlanan evrim teorisi; insanların, ilk tek hücreli canlı olan amiplerin binlerce, milyonlarca yıllık sürelerde evrim geçirerek önce suda, sonra karada yaşam şartları etkisi ile gelişerek, son biz yani insan meydana gelmiştir diyor. Bizden önceki son atamız"da maymun imiş. Zaten bunu deyince insanlar tepki gösterdi.
Din merkezli düşünen kesimde Allah tek ve bir defada insanı yarattı ilk insanda Hz.Adem oldu fikrini savunuyorlar.
Bilim adamları bugün biyolojik olarak insan bedenin ilk oluşum zaman süresini 6 milyon yıl olarak tahmin ediyorlar. Bulunan fosiller ve Arkeolojik bulgular hemen hemen bu süreci destekliyor. İnsan genetiğinin diğer canlıların genetik yapısıyla karşılaştırıldığında en yakın maymun türü çıkıyor.
Bilim tarafı böyle diyor. Din merkezlilerin görüşünü yazmıştım. Yazımın başında bende kafa yordum derken dinsel bilgiler bazında yorumlamaya, cevaplar aramaya çalışmıştım. Ama bir türlü mantıksal bir bütünlüğe kavuşturamamıştım. Örneğin Hz. Adem tekse ve ilkse kime peygamber olarak görevlendirildi? Kardeş kardeşle bir araya gelmediyse nasıl çoğaldılar gibi sorular rahatsız ediyordu. Neden sonra bir arkadaşın verdiği Ahmed Hulusi'nin kitaplarından birinde onun ileri sürdüğü teoriyi okudum. Mantıksal bütünlüğü tutturdum.
Kısaca ben şöyle anladım; Günümüzdeki insanı, bedeniyle ve ruhuyla ele almak gerekir. İnsanı tek boyut itibarıyla ele alınması doğru değildir. İnsanın Biyolojik bedeni bilim adamlarının ileri sürdükleri gibi evrim geçirerek son haline ulaşmıştır. Tabii ki o ilk tek hücreliyi de yaratan, ona evrim geçirterek son haline getirende Allah'tır, O'nun ilmi içerisinde gerçekleşmiştir. Son 8-10 bin yıl öncesine kadar da hayvansal formda yaşamış, insansı varlıklar halinde idiler. Sonra yeni bir gelişim, bir mutasyon evresi geçirerek, düşünen, yorumlayan, gelecekle ilgili planlar, hazırlıklar yapabilecek yeteneklere kavuştu. Dini Tanımla eşref-i mahlukat oldu. Bu ilk yeni insanda Hz. Adem oldu. Çevresinde bulunan diğer insansıları aydınlatmak, onlarında bu yeteneklerini kullanabilmelerini sağlamayı öğretmekle görevlendirildi. Dolayısıyla çoğalmakta normal seyrinde, sapıklık bulaşmadan süre geldi. Zaten Kur'an da Hz. Adem'e Halife vasfının verilmesi anlatılırken, Melek ve Cinlerin, önceden de İnsanın varlığını bildikleri, tanıdıkları anlatılıyor.
Sonuç olarak İnsan ilk yaratılış olan tek hücreli varlıktan gelişe gelişe bu günkü biyolojik beden seviyesine ulaşmış, daha da ileri evreye geçerek, bir tür enerji kökenli ruh beden oluşturacak kapasiteye ulaşarak sonsuz hayata geçiş yapabilecek, hatta o boyuttaki yaşamını burada iken düzenleyebilecek kabiliyet ve yeteneğe kavuşmuştur diyebiliriz. Ben bu şekilde ikna oldum.
Her şey gönlünüzce olsun.